Ne Biliyoruz Ki?
Kibirli Amerikalının “Yüzeysel” Sentezi

Bir kaç haftadır bir şey yazamıyor olma nedenim ilgilendiğim konuların başka bir açılımıyla onları yeniden değerlendiriyor oluşum ve yazdığım şeyleri tekrar etmekten kaçınıyor oluşum.
Kısaca izlediÄŸim iki “belgeselimsi”den bahsetmek istiyorum. Aslında üç : What The Bleep We Know, What The Bleep Down The Rabbit Hole ve çıktığı dönem en çok satanlardan olan ve filmi çekilen The Secret. İlk ikisini duymayan çoktur ama üçüncüsünü hemen herkes duymuÅŸtur diye tahmin ediyorum.
Konuya nerden girsem bilemiyorum. Bilgisi olmayanlar için bu üçünün genel olarak konusundan bahsedeyim. Aslında baktığımız da bu üç belgeselimsi de kuantum fiziÄŸinin günlük hayata uyarlanması ve bundan elde edilebilecek bir takım kazançlar üzerinde durmakta. Peki neden belgesel deÄŸil de belgeselimsi? Çünkü bunlarda, çok yoÄŸun ve derinlemesine bilgi gerektiren konular geçiÅŸtirilmiÅŸ ve sanki “içe doÄŸan” gizli gerçeklermiÅŸ gibi aksettirilmiÅŸ. Bütüne bakıldığında ise aktarılan bilimsel açıklamalar oldukça yetersiz. Çünkü devasa ve derin bir konuyu yüzeysel olarak aktarmak isterseniz oldukça anlamsız haller gözlenir. Bu belgeselimsiler de bu durumun en güzel örneÄŸidir.
Bu tip belgesellerde kuantum fiziÄŸinin derinlemesine anlatımının yapılamıyor olmasının pek çok sebebi olabilir: Konunun gerçek hakimlerinin maddi kaygılarla hareket etmiyor oluÅŸları, iÅŸin bilimsel olan kısmının halk tarafından her nasılsa anlaşılmayacağı, bunlar anlatılsa bile genelin ilgisini çekmeyeceÄŸi; doÄŸal olarak yapımcıya bir katkı saÄŸlayamayacağı gibi…Örnekler çoÄŸaltılabilir. Fakat yine de bazı konular basitlikle anlatılsa bile, bu kadar afaki kalmak zorunda deÄŸildi.
Koskoca bir bilimsel birikimden, fizikteki temel anlayış deÄŸiÅŸiminden; artık Aristo mantığından yavaÅŸ yavaÅŸ vazgeçilmesinden, “bir ÅŸey ya a’dır ya a deÄŸildir”den; “bir ÅŸey hem a hem a deÄŸil olabilir”e hareketi içeren, yani doÄŸrusal mantıktan, karmaşık mantığa (fuzzy logic) geçilmesini öngören, 20. yüzyıldan itibaren geliÅŸtirilen kuantum fiziÄŸinden; deneyleri olan, birikimi devam eden bu süreçten bu tip yapımlarda nasıl bir iz görebiliyoruz? Tabii ki her zaman olduÄŸu gibi a’dan z’ye olan külliyatın en başında “a” denmiÅŸ ve durulmuÅŸ. Bu kocaman konulardan bu filmlerde elimize ne kalmış? “Efendim, pozitif düşünün, pozitif düşünce iyi ÅŸeyleri çeker, hayal edin olsun; efendim gördüğünüz gerçek, “gerçek” deÄŸildir. Efendim, hepimiz Tanrı’yız da asıl sır bu!” Bu anlayışlar, en baÅŸta, herkesin evrensel bilgiye ulaÅŸma çabasının ve yeteneÄŸinin çok farklı olduÄŸunun bile idrakinde deÄŸil. Bir kiÅŸinin manevi kuvveti herkeste bulunabilirmiÅŸ gibi ya da herhangi birinin hayal etmek suretiyle önem yaratacak kadar etkili olabileceÄŸini iddia edebilirmiÅŸiz gibi…
Pek doÄŸal ki fizikteki ya da genel olarak bilimdeki büyük deÄŸiÅŸiklikler sanattaki deÄŸiÅŸimi de doÄŸuruyor. Kuantum fiziÄŸi de edebiyattaki yerini almaya baÅŸladı. Eminim ki bu konuyu içeren iyi ve çok kötü kitaplar da epeydir mevcut. “Olasılıksız” bu yeni anlayışın yansıtıldığı popüler kitaplardan biri. Türkiye’de ise hala çok fazla bilinmemekle birlikte Alev Alatlı’nın derinlemesine araÅŸtırarak, ciddi emek sarf ettiÄŸi bilimkurgu türünde yazdığı şöyle bir kitabı var: Schrödinger’in Kedisi: Kabus ve Hayal. Bu noktaya daha sonra tekrar döneceÄŸim.
Demeye çalıştığım, bilimdeki değişim, sinemada da romanda da yer edecek. Fakat bir derinlemesine araştırılarak yapılmış işlere bakmalı ve sonra da bu tipten belgeselimsilere bakmalı. Ne görmeli?
What The Bleep Do We Know’da baÅŸroldeki kadın bir gün vücudunu çirkin buluyor ve onun yaÅŸlanmasına öfkeleniyor. Önce ayna karşısında sinir krizi geçiriyor ve bedenine hakaret yaÄŸdırıyor; sonra da bunun yanlışlığını idrak edip, onu çok sevdiÄŸini söyleyip kendini şımartırken birden “Tanrı” olduÄŸu bilincine varıveriyor. Bu sefer de aynaya “ben Tanrı’yım” diye bağırıyor. Ben bu sahneleri izlerken aklım sanırım bunları örtmüş ya da geçiÅŸtirmiÅŸ. Zira ertesi gün baÅŸka bir ÅŸey üzerine düşünür ve konuÅŸurken birden bire kalakaldım. Dedim ki: Bir dakika yahu! Bu dünkü saçmalık da neydi? O an fark ettim ki aklımın geçiÅŸtirdiÄŸi bir ÅŸey yok, neredeyse kızgınlık hissediyorum!
Türkiye öyle bir kültürün üzerine oturmuş ve aslında o kadar şanslı ki, bir şekilde geçmişte bir tetikleyici çıksaydı ya da olasılıklar denk gelseydi, hem kendimize daha hakim olabilir ve güvenebilirdik, hem de çok daha gelişmiş bir ülke konumunda olabilirdik.
Efendim bildiÄŸimiz gibi M.S. 12.-13. yy’da MoÄŸol istilası ile birlikte Anadolu her türlü tehdide ve kültüre açık bir hal almış. Adeta tüm kapıların açıldığı, Rumun, Türkün, Hristiyanın, Yahudinin, Müslümanın, sofunun, dinsizin bir arada yaÅŸadığı bir yer halini almış. Göçler ve katliamlar derken tasavvufun önceden atılmış temelleri binaya dönüşüvermiÅŸ ve bu koskocaman kültür bugün bile dimdik ayakta. Fakat tasavvuf kültürü, yüzeysel yaklaşımlardan kolaylıkla tenzih edilebilir.Tasavvuf; Amerikalıların, bilimsel olarak keÅŸfetmekte olduÄŸu ve maalesef felsefesini yapmaya “çalıştığı” bu türden ÅŸeylerin (formsuzluk, boÅŸluk, insandaki kodlama vb.) açıklamasını en derinine kadar yapabilen, ilime karşı çok yüksek saygı içeren, insanın kendisini terbiye etmesini önkoÅŸul olarak benimseyen ve kendini eÄŸitmeyen insanın iÅŸinin olamayacağı bir kültür. BaÅŸtan sona kadar kendini tanıma, kendine yönelme, kendini bilme halinde bir takım gerçeklerin idrak edilebileceÄŸini anlatıyor. Tabii ki oluÅŸumları atomaltı ile ya da fizikle açıklamıyor; ama zaten bu tarz belgesellerin de bilimin aslıyla hiç ilgisi yok. İşin felsefi bakımından bu kadar eksik olan ÅŸeylerin ilmi vechesi kim bilir bilim adamlarının gözüne nasıl çarpık görünüyordur…
Kısacası diyeceÄŸim odur ki bugünden yarına aynanın karşısına geçip de “ben Tanrı’yım” demek hiç anlamlı deÄŸildir. Bu tarz konuları yeni baÅŸtan keÅŸfetmeye meyledenler; ya varolanı keÅŸfetmekten bile acizler ya da keÅŸfedilmiÅŸ olanın temelini, bilinçli ya da bilinçsiz olarak çökertiyorlar. Bu “minnacık görünen” ve ağızlarından çıkarıverdikleri cümlenin arkasında yazılmış çizilmiÅŸ, hissedilmiÅŸ öyle derin anlamlar ve ince konular vardır ki, bu konuda biraz bilgisi olan insan bile ÅŸunları söylemelidir : Bugünden yarına aynanın karşısına geçip de “ben Tanrı’yım” diyen herhangi bir kiÅŸinin, “Teorik olarak ben, Tanrı’nın kodlamasını taşıyorum; ancak pratikte, yapım gereÄŸi ona çok uzağım ve ancak çalışmayla bu kodlamaya yaklaÅŸabilirim.” demesi gerektiÄŸini bilir. Bu bile eksik ve saygısız olur; ama diÄŸerine göre bir miktar daha anlamlıdır. İşaret etmeye çalıştıkları anlamların içini o kadar boÅŸaltmışlar ki, artık kendileri bile ne dediklerinden haberdar deÄŸiller.
DiyeceÄŸim odur ki; batının, insanların aşırı makineleÅŸmiÅŸ olma durumundan sıkılıp da aradığı manevi bir huzur varsa, onu aramasına çok da gerek yok. Sentezlemeye çalıştıkları kabilden ÅŸeyler yüzyıllardır mevcut. Zaten ne görüyoruz filmin afiÅŸinde ?“It’s time to get wise!!!” (Bilge olmanın vakti geldi!) ibaresi. Öyle “günlük”, “bir filmlik” iÅŸ ya, daha “bilge” ya da “olgun” olmak… Bunun için geçmiÅŸi karıştırmaya, okumaya, öğrenmeye, eÄŸitime falan hiç gerek yok! Gerçekten araÅŸtıran ve kendini eÄŸiten insanlar da tuhaf herhalde ki bu “günlük” ve “üstün!” bilgiyi gözlerinin önündeyken göremiyorlar!
Bugün Amerikalıların izlediÄŸimiz kadarıyla toplumu haberdar etmek istedikleri “hem.. hem…felsefesi” Buddha öğretisinde, ondan önce Çin’de ondan daha önce Brahmanizm’de ondan daha önce bu Hint medeniyetinin de kendinsinden taşındığı Sümer’de mevcut. Bilimlerini yapsınlar elbette; bilimin “hem… hem de … mantığını” kullanması yeni bir ÅŸey olabilir. Ama bu iÅŸ, felsefeyi, sanatı etkileyecekse, bu etkileÅŸime kaynak olacak insanların üç kere, beÅŸ kere, on kere düşünmesi ÅŸart ki; bilindik ÅŸeyleri son derece yüzeysel ve hatta cahilce ele almasınlar. Bu belgeselimsilerde yapıldığı gibi.
Üstelik de bu kadar ilgi çekici, belki ilk defa bilimle inancın arasında bir köprü kurabilecek yeni bir söylemin böyle basite indirgenmesi hepten can sıkıcı. Derinlerde bir yerde, tasavvuf ve kuantumun birbirine el verdiÄŸini düşünüyorum. Öyle olmasa bile bunu en azından hayal ediyorum. Lakin ÅŸimdi siz, atom fiziÄŸi bilgisi ile kalkıp da insanların her ÅŸeye kadir olduÄŸunu ve sonsuz olasılık içinden seçme hakkının sadece insana ait olduÄŸunu ve bu sebepten herkesin Tanrı olduÄŸunu söylerseniz; ama bir taraftan da modeldeki “gözlemci”nin de ruh olabileceÄŸini söylerseniz ve kaynağını bilmediÄŸiniz bir ÅŸey sizin gözlemcinizse, bir ÅŸeylerin çorbasını çoktan kaynattınız demektir. Böylelikle o bilime de geçmiÅŸ olur, felsefeye de. Aynı anda bir çok oluÅŸum varsa biz seçebiliyorsak; gözlem ve kararlarımıza göre gerçekliÄŸi deÄŸiÅŸtirip etkileyebiliyorsak burda aklın ve bilincin üstünlüğü vardır. Lakin What The Bleep’te “asıl gözlemci sizin ruhunuzdur”a baÄŸlama yapılmış; çünkü beyni didik didik taramışlar; ama hiç bir bölümünde aktif bir gözlemci bulamamışlar. Burdan da bizden “gözleyen”in ruh vasıtasıyla Tanrı olduÄŸunu düşünmek ya da öyle olduÄŸuna inanmak istemiÅŸler. Åžu an bilim yoluyla buna ne evet ne de hayır diyebilmiÅŸ vaziyette deÄŸiller. Burdan bir yol bulup bulamayacaklarını bize ancak zaman söyleyecek. Fakat bu türden mistik konular asırlardır söylenmiÅŸ, konuÅŸulmuÅŸ ve yazılmış. Üstelik de, saygı ve edeple, yerli yerinde yazılmış çizilmiÅŸ.Yoksa bu geldikleri nokta hep orda duruyor muydu?
DiyeceÄŸim odur ki, kuantum öğretisini ve karmaşık mantığı ister bilimsel açıdan merak edin; ister bu konuyla baÄŸdaÅŸtırarak içinizdeki kodlamanın ve kendinizin ne olduÄŸunu sorgulayın; fakat sapla samanı karıştırmayın. Bilimsel açıdan merak ediyorsanız doÄŸru düzgün bilimsel yayınlara ve kitaplara yönelin; felsefi açıdan sorgulamak istiyorsanız; derinlemesine yazılmış, emek sarf edilen, tutarlı ve edepli sözlere yönelin. Sanatla bilimi ille harmanlayacağım derseniz de; izlediÄŸiniz ya da okuduÄŸunuz ÅŸeyin bilimle ters düşmeyenini, bilimsel açıdan hata yapmayanını ve felsefi açıdan sığ ya da eksikli/kusurlu olmayanını bulunuz. Bir arkadaşımın tavsiyesi, yazarın söyleÅŸisi ve hakkında okuduklarım üzerine Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi isimli romanının bu “iyi oluÅŸuma” bir örnek olduÄŸunu söyleyebilirim.
Zaten tasavvufu ve/veya kuantumu derinlemesine incelerseniz; bu belgeselimsilerin “yarım hoca adamı dinden eder” söyleminin tam karşılığı olduÄŸunu görürsünüz. Bu belgeselimsinin en doÄŸru kısmı adı olsa gerek. Gerçekten ne biliyoruz ki? Özellikle bir günde aynanın karşısına geçip de “ben Tanrı’yım” diyebiliyorsanız; en fenası kendinizi de bilmiyor olmanız yüksek ihtimaldir.
Mayıs 19th, 2009 at 11:55
yazılarınızı okumak çok keyifli…ah bırde koyu renk fonun üzerine sıyah renkte olmasa.
Mayıs 19th, 2009 at 12:39
Çok teşekkür ederim; ama fon zaten beyaz ve font da siyah. Sanırım Internet Explorer 6 kullanıyorsanız; sorun ordan kaynaklanıyor. Explorer ı güncellerseniz ya da mozilla firefox kullanırsanız siteyi gerçek renklerinde görebilirsiniz.
OkuduÄŸunuza sevindim.
Mayıs 31st, 2009 at 01:03
Yazınızı severek okudum. Sanırım sizinde kacırdığınız bazı noktalar var.
Yaratıcı olmayı ” tanrı olmaya ” eÅŸ deÄŸer kılıyorsunuz. Evet, Bir tanrı olmadığımız kesin, ama yaratamadığımızı düşünmek, cok zavallıca.
Bir mucize istiyorsanız evdeki kumandanıza bakın
Tekniksel anlamda belki ifade edebilirsiniz ama emin olun nasıl işledigini sizde bilmiyorsunuz
Elektro manyetik dalgalarda nerden cıktı ? Hava da bu dalgaların iletkenligini saglayan unsurlar nelerdir ? oksijen ? Karbonmonoksit ? Bunları iletkenler listesinde görmüşmüydünüz daha önce ? peki bunu nasıl olduda birileri farketti ? Kumandayı yoksa ormanda mı bulduk ? Bizden önce varmıydı ? Bu bir yaratma hali degilmidir ?
Sunu bilmelisiniz ki ;
Kuantum tanrıyı yok saymak icin dogmadı, Dogruyu bulmak icin sorulan sorulara cevab olarak dogdu.
Yıllarca tetiklediÄŸiniz üstün körü kültür tartışmalarınızı bir yana bırakın. Tasavvuf hangi gün elektromanyetik olgulardan bahsetti de biz kacırdık ? Belki felsefik olarak yaklasarak ” ben kimim ? ” sorusuna cevap aradı ama bilimsel herhangi bir adım atmayı yeÄŸlemedi. Belki İslam cercevesinde inananlara yüreklerini ateÅŸli kılacak birÅŸeyler sundu. Allah sevgilerini sıcak kılmayı amacladı. Ama her ateÅŸ söner. Bilim Bilinc var oldugu sürece devam eder. Kültürel eÄŸilim sergileyen, bilim adamları elbette vardır. Ama filmlerde tasavvufu yıldırmayı amaclayan tek söz iÅŸitmemiÅŸinizdir. Herkes bir yaratana söyle ya da boyle inanır.
BirÅŸeye inanmak için önce o ÅŸeyle ilgili tüm kuÅŸkularınızın son bulması gerekir. Zira tanrı tanımadıgına inanan insan sürülerinin saf inanclarını degerlendirecektir. Ama Kifayetli olan ” bilincine vararak ” inanmaktır.
Sizin görmeyi redettiginiz sey, insanın kendi dogasını oluÅŸturmasıdır ki ” Ne #@V! ( bok’u ) Biliyoruz ki ” filminin maksadı insanları tanrılastırmak degil, bilimle pozitif gelistirmektir. Dün hayal edemediÄŸinizi bugün ( Allah ne güzel yaratmış ! ) gibi bir idrakla takdir ediyorsanız bilmelisiniz ki;
Tanrıyı hice sayacak kadar cesaretli insanların hayatlarını ( günlük menf-i işlerini, anlık tadlarını ) bir yana bırakarak günlerce, aylar ve hatta yıllarca uğraşarak bize sundukları şeyler yüzündendir.
” Ne #@V! ( bok’u ) Biliyoruz ki ” Film’inin de ilk temel sorusu ” Ben kimim “dir. Bilimsel anlamda varlıgımızı ifade edemiyorsak zaten Bilincli oldugumuzu varsaymak aptalca olur. AraÅŸtırmadan yoksun insan parazit gibi yasar. Üretmekten çok tüketmeye meyleder. Bilim adamı nasıl biridir ? Sorusunu sorun insanlara, dün cevap veremezlerdi. Yaptıkları ÅŸeyler karşısında ” adamda deha varmış ” demekle yetinilirdi.
Bugün, senin benim gibi biridir diyebilecek kadar cesaretliyse, bu bilimin insanlarla kucaklaşması nedeniyledir. Bilimi insanlara getiren yapıtları o yüzden Iyi okumanızı tavsiye ederim.
Burdaki emeğinizi cidden takdir ettim. Ama biraz dar alanda yine tek kelimeyle oyun oynamanızı sevmedim. Buna Demogoji diyoruz.
Mayıs 31st, 2009 at 02:06
Benim bilimle ilgili olarak küçük gördüğüm ya da reddettiğim bir konu yok.
Özellikle kuantum zaten inanç ve bilimin arasındaki kalın çizgiyi yumuşatan yeni bir süreç. Dolayısıyla çok önemli ve böyle beceriksizce yapılmış bir felsefeye oturtulmamalı.Umarım yazıyı dikkatle okumuşsunuzdur.
Benim dediğim de o. Bilimlerini yapsınlar; ama işin felsefesini oluşturduklarını düşündüğü şeylerin idraki yeni değil. İnsanlara yeni gibi geliyor olması üzücü. Üstelik kendi kültürünü hiç tanımayanlar için aynı zamanda sakat.
Yazdığım yazıda da sizin dediklerinizle çeliÅŸen bir ÅŸey görmüyorum. Asla bilimi küçümseyen biri de deÄŸilim. Ne yazık ki benim hiç bir zaman böyle bir tavrım olmamasına raÄŸmen, bilimle az çok ilgili insanların yazılarımı okuduktan sonra bir “dışlanma” hissiyatı söz konusu oluyor. Sanırım o kadar çok ÅŸartlanma mevcut olmuÅŸ ki, artık aynı ÅŸey söylense bile farklı ÅŸeyler anlaşılıyor.
Sizin idrak etmekte zorlandığınız ÅŸey de ÅŸu ki: Ben çeliÅŸki görmüyorum. Bir takım gerçekler ve konular fazlasıyla derindir. Bir kiÅŸi gider konunun x yönünü ele alır; bir diÄŸeri de gider y yönünü ele alır. Fakat konu aslında x ve y’den öte ya da üstün olabilir. Moru görüp, birinin kırmızı birinin mavi görmesi gibi. Ben diyorum ki moru hakkıyla bilemezsek kırmızı ya da mavi olduÄŸunda diretmek anlamsızdır.
İkinci olarak ben bilmediğim konularda konuşmam; o sebepten bilimsel mevzularda atıp tutmamaktayım. O sebepten de bilmediği konularda konuşan başkalarını da hoş
görecek kadar yukarıya henüz çıkamadım. Umarım bir gün o da olur.
Fakat sizin söylediklerinizde muğlak şeyler var. Her birine söylenecek bir şey var; ama işin içinden o şekilde çıkamayız. Bu konuşmayı birebir fizikle ilgilenen başka bir arkadaşımla da yapmıştım.
Tartışmaları kişisel düzlemlere sokmaktan hoşlanmam. Ama dün hayal edemediğimi bugün görüp Allah ne güzel yaratmış deme mantıksızlığında olan birisi de değilim. Yaratıcı olmayı Tanrı olmaya eşdeğer tutmadığım gibi, evdeki kumandama bakıp onun benim için mucize olduğunu da düşünmüyorum. Bakışlarımız farklı olabilir.
Bu yazının ana konusu, bir kere bilim deÄŸil her ÅŸeyden önce. Yaptıkları bilimin, yapmaya çalıştıkları felsefesinin hep varolmuÅŸ olması ve çok derin ifadelerinin hali hazırda olması. Tasavvufun da zaten elektromanyetik dalgayı açıklama gibi bir amacı yok, olması da gerekmez. Çünkü bunun için bilim var. Biri olmasa öteki eksik kalır. Bir yobaz nasıl ki inancı ile çeliÅŸtiÄŸi için bilimi dışlar; çoÄŸu zaman bilimperestler de kısıtlı görüşlerinden dolayı bilmedikleri konularda konuÅŸabiliyor. “Aman canım bilecek ne var iÅŸte Allah inancı varsa vardır, yoksa yoktur”dan farklı bir anlayıştan söz ediyorum elbette. Yoksa kimsenin inancıyla ilgilenen biri de deÄŸilim. Yargılamak şöyle dursun; ne inandıklarıyla ne inanmadıklarıyla ilgilenirim.İnsanlar nasıl ki tek bir ÅŸeye bakıp milyonlarca farklı ÅŸey anlarsa bu konu da öyle.
Efendim Kuantum Tanrı’yı yok saymak için niye doÄŸsun? Öyle bir ÅŸey diyen mi var? Aksine yazı ne diyor? “Üstelik de bu kadar ilgi çekici, belki ilk defa bilimle inancın arasında bir köprü kurabilecek yeni bir söylemin böyle basite indirgenmesi hepten can sıkıcı.” Yani sorun biliminde deÄŸil. Bilim ilerler. Ama ilerlerken edebiyat ve felsefe de deÄŸiÅŸime uÄŸrar. Bunu gerçekleÅŸtiren insanların saçmalamaması, iÅŸleri yüzeyselleÅŸtirmemesi önemlidir ki yanlış aktarım olmasın.
Bakın, ben konuyu o kadar açıkladım; ama bilim karşıtı gibi algılanmışım.
Böyle yanlış anlaşılmalar olabildiğine göre bir şey aktarılırken dikkatli olunmalı. Ama tabii ne yaparsak yapalım karşı tarafın algısını baştan yaratamayız.
Mayıs 31st, 2009 at 02:09
Ayrıca yorumunuz için teşekkür ederim.
Haziran 1st, 2009 at 07:07
Öncelikle TeÅŸekkür’ü ben kendime vazife görüyorum. Sanırım haklısınız ; Insan gördüğü diretmelerin etkisinden kurtulamıyor. Yıllarca Bilim – Din çekiÅŸmesi arasında itilip durmamızdan kaynaklanan bir bıtkınlık hali yaşıyor olmalıyız. Bu empati kurmamızı zorlaÅŸtırıyor ve kelime cımbızlama yeteneÄŸimizde bir ipre yükselmesine neden oluyor.
Bir EÄŸitimci olarak, Genc beyinlere ; Bilim’in insan eliyle geliÅŸtirilen birÅŸey olduÄŸunu, ” Tanrı yaratmışsa olur ” mantıgının bizi karanlığa hapsettiÄŸini, ” olabilir ” diyerek bir kenara atmaktansa içine girip yoÄŸrulmaları gerektiÄŸini tavsiye eden biri olmuÅŸumdur.
Bunu ÅŸunun için söylüyorum ; bu konuda yardım’a ihtiyacım vardı. Hayalleri henüz Sıcakken, Dış dünya’ya olan merakları henüz sönmemiÅŸken, ufuklarını geniÅŸletmek için onları, bilim insanlarıyla kucaklaÅŸtırmalıydım. Maalesef her ÅŸehrimizde Enstitü yok. Saf kuramlardan bahseden kitaplar, onlar için sıkıcıydı. Anlamadıkları anda bıraktıklarını görmek, canımı sıkıyordu.
Sonra bilimle kucaklaÅŸmalarını saÄŸlayacak ÅŸeylerin oluÅŸması cok hoÅŸuma gitti. Soffi’nin Dünyası ilk örneklerindendi. Felsefe tarihini sevdirmediÄŸini kim söyleyebilir ki ! Okumayı seven herkesin ilk tavsiye ettiÄŸi kitaplardandır hala. Yıllarca bu tarz bir kitab’ın güncellenmesi gerektiÄŸini düşündüm durdum. ne yazık ki ; böyle bir güncellemeyi yapacak bilgi birikimim yoktu.
Åžimdi de bu tarz yapıtlar var. Film’lerde ki kapsamsız anlatım örneklerinde size katılıyorum.Zaten ” Ne #@V! ( bok’u ) biliyoruz ki ” filminin yapımcıları boÅŸluÄŸu farketmiÅŸ olacaklar ki, Film’in Kitabını da cıkardılar. Veya Ticari bir mantıkla cıkarmışlardır. Ne yüzden çıkarırlarsa cıkarsınlar bu yapıtlar sayesinde artık ” bilimsel sıçrayışını ” gercekleÅŸtirmiÅŸ insanlar’ın dışındaki insanlarda konuya uzak olmadıklarını gözlemleyebiliyorlar. Soru sormaya Cesaretlenebiliyorlar. Bu kapsamda bu tarz yapıtların varlığı sevindiricidir.