Tem
3
2010
Vaktiyle bir seksenler partisi yapmıştık bir arkadaşın evinde. O zamanlar üniversiteye gidiyordu herkes. (Göreceli bir durum.) (Cumhuriyetin ilk yılları der gibi oldu; ama aslında toplam yaşama süremi düşününce belki de böyle bir eskilik hissi veriyor bana üniversitenin ilk yılları.) Hayatımda böyle eğlendiğim sayılı gün vardır. Keşke elimde o günle ilgili fotoğraf olsaydı diyeceğim; ama daha beter bir şey var: Kamera kaydı.
Kamera kaydındaki kopukluklar herkesin aynı anda gülmekten dans bile edemediği anlarda oluşmuş. Keşke o anları da çeken birileri olsaydı. Çünkü sonunda kameraman da kendini kaybetmişti. Playlistte sayısız Türkçe ve yabancı şarkı vardı. Bunların içinde takdir edersiniz ki bir lambada, bir la isla bonita olmasa tuhaflık olurdu. İşte bu kopma noktalarından ilki o kafayla lambada yapılmaya çalışılmasına denk geliyor.
Çok baÅŸarılı yüzlerce parçadan sonra saat 12′de ise “aman petrol” çalmıştı. Artık o esnada alınan alkolün hesapsız alınmış olması dolayısıyla eller çırpılmış fakat senkron tutmamıştı. Partide “düzgün davranmak” yasak sloganı vardı. Abuk giyimli olmayanlar kabul edilmiyordu. Erkeklerdeki o kolsuz gömlekleri, dar pantolonları, tuhaf güneÅŸ gözlüklerini, saç bantlarını hatta göz kalemlerini düşünüyorum.Üstelik artık bin senelik, tanıdığım arkadaÅŸlarımı o giysiler içinde düşününce… Sürreal bir görüntüydü. Niye hala herkes öyle dolaÅŸmıyor? Net bir ÅŸekilde hatırladığım baÅŸka bir ÅŸey ise saat sabah üçü geçerken tiz ötesi bir sesle söylenen MSG-When I’m Gone‘ın çalıyor olması, bundan az önce ev sahibinin alt komÅŸusunun gelip “ne yapıyorunuz manyak mısınız” demesi, koltuklarda 10 kadar insanın hareket edemeyecek kadar yorgun olup sızmış olmasıydı. O yaÅŸa, o güne ışınlanmak istemem desem yalan söylemiÅŸ olurum sanırım.
Hala ne zaman sinirim bozuk olsa çocukluÄŸumuzun saçma Türkçe pop ÅŸarkılarını açar kliplerini izlerim. Bir Harun Kolçak, bir Çelik, bir Tayfun Duygulu ÅŸarkılarını ne zaman açsam imkan yok ki kendime gelmeyeyim. O danslar, o imajlar… Anladınız siz onu. Sizin de siniriniz geçmez mi ya da ayarınız bozulmaz mı?
Birkaç gün evvel de içimden birisine “anladım ben seni” demek gelmiÅŸken aklıma AyÅŸegül Aldinç’in söylediÄŸi o güzide ÅŸarkı geldi.
“İniÅŸ, çıkış sürekli bir kaçış, yorulma artık anladım ben seni”
Biraz keyifsizdim. Parçayı açar açmaz keyfim yerine geldi. O naif sözleri sanki ilk dinlediğim yaşa dönüp duydum tekrar. İhtiyaca göre gerçekten de hoş bir parça olabiliyor:
http://www.youtube.com/watch?v=h5fyvYMgqP0
Hafif bir alkol eşliğinde sanırım hepten güzel oluyor.
İçim bir hoş..
Dudaklarında aynı tebessüm, ah ne hoş (!)
1 yorum | etiketler: 80'ler, 80s, Aman Petrol, Anladım Ben Seni, Ayşegül Aldinç, Çelik, Harun Kolçak, La Isla Bonita, Lambada, MSG, Nostalji, Pop Müzik, Tayfun Duygulu, Türkçe Pop, When I'm Gone, Yabancı Pop | konular Kültür, Mizah, Müzik, Psikoloji
Haz
18
2010
Evet, sırf kadın erkek iliÅŸkileri üzerine blog açanlar ve sadece bu konuları yazan kimseler mevcut. (Cenk Erdem sözlüğünde mevcırt olarak geçer.) Kendilerine nasıl dayanıyorlar bilmiyorum. Ben sadece dünyanın en yüzeysel adamı adayları (bundan böyle kısaca D.E.Y.A.) üzerine enstantaneler anlatmak istiyorum. Bu hikayedeki kiÅŸiler gerçek deÄŸil hayal ürünüdür demek… Demek isterdim. KeÅŸke, keÅŸke…
Okumaya devam edin
2 yorum | etiketler: Dünyanın En Yüzeysel Adamı | konular Mizah, Psikoloji
AÄŸu
9
2009
Aklıma geldi; ne güzel ÅŸarkıdır “Darkness Darkness”; önce buyrun burdan ve Robert Plant’ten dinleyin; sonra da benim derdime, tasama geçeriz…
Robert Plant Darkness Darkness
Darkness, Darkness, be my pillow, Take my head and let me sleep
In the coolness of your shadow, In the silence of your deep
Darkness, darkness, hide my yearning, For the things I cannot see
Keep my mind from constant turning, To the things I cannot be
Darkness, darkness, be my blanket, cover me with the endless night
Take away the pain of knowing, fill the emptiness with light
Emptiness with light now
Darkness, darkness, long and lonesome, Is the day that brings me here
I have felt the edge of sadness, I have known the depths of fear
Darkness, darkness, be my blanket, Cover me with the endless night
Take away this pain of knowing, Fill this emptiness with light now
Emptiness with light now
Darkness, darkness, be my blanket, cover me with the endless night
Take away this pain of knowing, fill this emptiness with light now
Oh with light now.
Darkness, Darkness, be my pillow, Take my head and let me sleep
In the coolness of your shadow, In the silence of your deep
In the silence of your deep
In the – oh oh yeah
In the summer baby
come on come on come on baby…
İçimden yine yalnızca gitmek üzerine bir şeyler yazmak gelse de ne bu istek ne de bu konudaki yazma isteğim biteceğinden bu isteğe bir gem vurmak mecburiyetindeyim. Hem bana yine bir yolculuk görünüyor. Ne kadar şaşırtıcı değil mi? Bunun bir dışarıya olanı var; ki artık dış yolculuklardan bunaldım. İçeri yapılanının ise sürekli devam ettiğini söylememe gerek de yok tabii.
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: İpte Olmak, Batsın Bu Dünya, Be My Pillow, Darkness Darkness, Dert, Edebiyat, Felsefe, Müzik, Orhan Gencebay, Robert Plant, Tasa | konular Edebiyat, Felsefe, Müzik, Psikoloji
AÄŸu
2
2009
Artık eminim. İstanbul platonik bana.
Niye bırakmasın yoksa peşimi?
Hazirandan beri; taaa hazirandan beridir gitmeye çalışıyorum burdan. Olmuyor.
Çoğunlukta kötü haberlere bağlı olarak burda kalıp duruyorum. Gidemiyorum.
Gitmeyi çok istediğimden olabilir mi? Olabilir; bilemiyorum.
Dışardan gezmedeyim, keyifteyim gibi görünüyor ya; değilim.
Yaşa gitsin diyorum kendime; şükür de öyleyse.

Sarıyer'in sırtlarından bir görünüm Temmuz 09
yorum yok | etiketler: İstanbul, İstanbul'un Karşılıksız Aşkı, Edebiyat, Gitmek, Keyif, Nesir, photoblog, Platonik Aşk, Sarıyer | konular Gezi, Kültür, Nesir, Psikoloji
Tem
23
2009
Hadi yafta ve etiket üzerine konuşalım.
Aslında konuÅŸmak deÄŸil benim amacım. KonuÅŸmak iyi; ama bunu iÅŸteÅŸlikten yani “karşılıklı olmaktan” çıkarasım var. En azından bu konuda. İki çift de lafım var:
Birilerini bir yerlere dahil etmeye mi çalışıyorsunuz? Bir kategoriye girsin diye mi zorlayacaksınız birinin idrakini? Hani oraya buraya sığsın, tepersem belki ÅŸuraya sığar diye… Yok. Yapmayın! Özellikle tek noktadan bakacaksanız ve idrakiniz bütünü algılamaktan çok uzaksa sakın yapmayın!
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: At Gözlüğü, İdrak, Çok Yönlü, Etiket, Etiketleme, Gelişim, Kategori, Sosyoloji, Türkiye, Tek Yönlülük, Yafta, Yaftalama | konular Edebiyat, Felsefe, Kültür, Nesir, Psikoloji
Haz
9
2009
Çoğu zaman yazılan şeyler varması gereken asıl yere varamazlar; solukları kesilir. Yine de umut dünyası bu; belli olmaz diye yazılır.
Kalem, bir kuvvettir. Elinde tutmasını bilmeyene bu kuvvet pek görünmez. Ben mutluyum; çünkü biliyorum ki bazen kaleme sihir dokunuyor. Ne yazılsa “dönüşüyor.”
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: Düşünce Akışı, Düşünce Kontrolü, Debi, Nehir, Nehir Akışı | konular Edebiyat, Nesir, Psikoloji
May
31
2009
“Çıldırma Anı”
Kazanmak güzel şey. Spor? Pek tabii ki o da öyle.
Öncelikle belirteyim ki takım tutmuyorum. Benim için x taşın y sarayın ya da z bahçenin hemen hemen hiç bir anlamı yok. O yüzden anlatacağım şeyler özellikle belli bir takımın taraftarlarına yönelik değil.
Dün akÅŸam ÅŸampiyonluk maçı olduÄŸundan habersiz, arkadaÅŸlarla daha önce belirlediÄŸimiz vakit ve yerde yani BeÅŸiktaÅŸ’ta oturmak üzere toplandık. Tabii ki maçın yarattığı kalabalıktan dolayı trafik her zamanki gibi rezaletti. BeÅŸiktaÅŸ, kalabalık ve gürültüden BeÅŸiktaÅŸ olmaktan çıkmıştı. Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: Alkol, Şampiyonluk, Çıldırma, Beşiktaş, Cinnet, Futbol, Küfür, Kültür, Maç, Taraftar, Toplum Değeri, Toplum Psikolojisi, Toplumsal Hareket, Trafik | konular Kültür, Psikoloji
Mar
10
2009
“İyice yaklaÅŸtı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nazırın, ne katibin şakşağı.
Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı,
GüneÅŸe bakabiliyorum gözüm kamaÅŸmadan.”
Nazım Hikmet Ran, Son Otobüs
Irvin D. Yalom, her ne kadar hasta-doktor iliÅŸkisini zayıflatacak ÅŸekilde hasta gizliliÄŸine önem vermediÄŸi düşünüldüğünden eleÅŸtirilse de yıllardır biriktirdiÄŸi önemli deneyimleri, meslektaşı olan-olmayan herkes tarafından önemsenmeli. Özellikle son kitabı GüneÅŸe Bakmak-Ölümle YüzleÅŸmek‘te artık terapi hikayelerini anlatmaktan çıkmış, kendi korkularıyla ilgili olarak son derece açık olmuÅŸ, kendini dışarıya karşı korumaktan çok açıkça ölüm korkusunun nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlatmış.
KiÅŸisel ilgi alanım olduÄŸu için, psikoloji kitaplarını oldukça severek okuyorum. Çok uzun süredir bir çok sanat dalında “gerçeklik” bana “kurgu”dan daha iyi ve geliÅŸtirici geliyor. Özellikle Irvin Yalom’ un kitapları benim için oldukça özel ve neredeyse tamamını bitirmemiÅŸ olmamın nedeni, ‘olur da baÅŸka kitap yazmaz da okuyamam’ korkusudur.
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: Anksiyete, Ölüm Korkusu, Ölümle Yüzleşmek, Büyük Karanlık, Bilişsel Davranışçı Görüş, Edebiyat, Existential Psycotherapy, Freudyen Görüş, Güneşe Bakmak, Gerçeklik, Irvin D. Yalom, Kurgu, Metafor, Nazım Hikmet Ran, Nevroz, Nevroz Sebepleri, Obje İlişkileri Görüşü, Psikofarmolojik Görüş, Psikoloji, Psikoloji Kitabı, Ruhtaki İyileşme, Sav, Sigmund Freud, Somut, Son Otobüs, Staring At The Sun Overcoming The Terror Of Death, Terapi, Travmatik, Varoluşçu Psikoterapi, Varoluşçuluk | konular 2009, Edebiyat, Kitap, Nesir, Psikoloji
Mar
4
2009
Tarafsız olmak, bana göre insan olmanın altın kuralı. O kadar değer verdiğim kavramlardan biri ki; kusur işlememek için, lafa nasıl gireceğimi kestiremiyorum.
İnsanın temel iÅŸlevlerinden biri bana kalırsa, baÅŸka bir insanın delirmesini engellemek. Çok güzel ÅŸeylere zemin olan ve sadece nefes alındığı için bile şükredilmesi gereken koskoca hayatta, elbette ki tahammül edilemesi zor olan binlerce durum ve insanla karşılaşıyoruz. İnsanlar genellikle aÅŸamadıkları sorunlarını baÅŸka insanlara aktarıyorlar ve aslında bu tam olarak “doÄŸal bir terapi”den ibaret. En ufak ÅŸeyden bile çekinmeden kendini ifade edebilmek ve dostlarla arada “giz” bırakmamak kadar güzel bir ÅŸey olamaz; ancak bu herkesin sahip olabileceÄŸi bir güzellik deÄŸil. Ne yazık ki çoÄŸu bozuk davranışın nedeni de sadece bu “dinlenmezlik.” KiÅŸiler dinleyecek birilerini bulduktan sonra hala durumları yerli yerine koyamıyorlarsa, bunun sorumlusu da karşı tarafın yaptığı “yanlış dinleme” ve “yanlış yönlendirme”den baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil.
Tanıdıklarımızı, arkadaÅŸlarımızı dinlerken iÅŸe yaramak istiyorsak, düşünce kalıplarını bir tarafa bırakıp, aslında “karşımızdaki ile aynı kiÅŸi olduÄŸumuz gerçeÄŸi”ni kafamıza iyice yerleÅŸtirmeliyiz. Bizi tarafsızlığa götürecek ana konu budur aslında. Karşımızdaki; o, bu, ÅŸu veya bir baÅŸkası olmamamız için hiç bir neden yoktur. Yarın, bugün bir sebeple yargıladığımız kiÅŸi oluverebiliriz. Bu hayıflanacak bir ÅŸey deÄŸil; aksine deneyim bakımından çok ÅŸey katan bir durumdur. Zaten geçmiÅŸte bir günlerde ÅŸu an dinlediÄŸimiz kiÅŸi olmuÅŸ olabiliriz bu yüzden onu yargılayamayız; ya da konuÅŸanı dinlerken bir gün onun vardığı noktaya varacak olabiliriz. Güzellik de burada. Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: Adalet, Add new tag, Ahlak, Altın Kural, Başkası Olmak, Düşünce Kalıpları, Değer Yargısı, Edebiyat, Eksiklik, Eziyet, Fayda, Fayda Sağlamak, Haklı, Haksız, Herkes, Katerogiler, Kavram, Olgu, Olmak, Pragmatik, Psikoloji, Seneca, Tarafsız, Tarafsız Olmak, Tarafsızlık, Toplum Ahlakı, Toplumsal Değer, Vicdan, Yargısız, Yargısızlık | konular 2009, Edebiyat, Nesir, Psikoloji
Mar
2
2009
Fark Yaratan Nedir?
Filmlerde, dizilerde, bazen kitaplarda çok yetenekli karakterler görürüz. Oldukça zeki, tuttuÄŸunu koparan, fark yaratan, yeni ÅŸeyler keÅŸfeden ve diÄŸerlerinden fazla ÅŸeye dikkat eden ve fazla ÅŸey bilen insanlar… Gerçekte çevremize baktığımızda bunlardan pek fazla görmediÄŸimiz ise aÅŸikar.
Aslında “farklı” insanların fazladan bir ÅŸey gördükleri falan yok. Hatta bence durum tam tersi. Yani onlar bilinçli olarak farklı bir filtreleme kullanıyorlar: Görmemek üzere ya da görmemek niyetiyle! Bu mekanizma daha çok ÅŸu ÅŸekilde iÅŸliyor: İlk gördüklerine ve ilk izlenimlerine inanmıyorlar. Böylelikle kafalarında her ÅŸeyi engelleyen bir önyargı oluÅŸmuyor ve bununla birlikte bir kiÅŸinin ya da olayın özündeki gerçeÄŸe ulaÅŸmamaları için herhangi bir ÅŸey kalmıyor. Bunun için de bana kalırsa, “insana” inancın bir miktar zayıf olması gerekiyor. Buna en baÅŸta kendileri dahil. BaÅŸkaları üzerinde kusursuz gözlem yapılabilmesi için hem insanın kendine inancının düşük olması; yani hata yapabileceÄŸini kabul etmiÅŸ olması, hem de zihnin blokajlarından kendisini arındırmış olması gerekir.
Karşı taraf hakkındaki ilk intibayı ne kadar sürede oluşturuyoruz dersiniz? Beş-on-yirmi dakika? Ne yazık ki sadece on saniye! Peki on saniyede verilen bir karar ya da yargı gerçek midir? Yoksa beynin bir blokajı mıdır? İsteyen istediğini düşünebilir ama bence bu bir engelden öte bir şey değildir. Hatta zihin, ilk önce gördüğü fiziksel özellikleri, daha önce karşılaşmış olduğu ve kafasında yer etmiş olan tiplerin izlenimleri ile karşılaştırıyor. Fiziksel özelliklerinizin birilerine benziyor olması bile, sizin en başta bir başkası zannedilmeniz için yeterli olabilir. Zihin bir insan hakkındaki gerçeği görmede size ancak bu kadar yardımcı olabilir. Yani on saniyede bir insanla ilgili olarak dünyanın en yüzeysel izlenimini ediniyorsunuz ve bunun maalesef bir cezası yok.
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: Adım, Analitik, Analitik İnsan, Analitik Olmak, Ayırmak, İlk İntiba, İlk İzlenim, İnsan, İntiba, Üstün Kılmak, Üstünlük, Önde, Önyargı, Bir Adım Önde Olmak, Derin Düşünmek, Dikkat, Edebiyat, Eleştiri, Fark Yaratan Nedir?, Fark Yaratmak, Farklı Kılan, Farklılık, Gözlem, Gözlemlemek, Karar, Psikoloji, Sorun, Tahmin Etmek, Tanrı, Tarafsızlık, Yargılama | konular 2009, Edebiyat, Nesir, Psikoloji