Haz 7 2009

Dile Kulaktan Başka Talip Yoktur

“Dile kulaktan başka talip yoktur.”

“Aynı dili konuşmak dostluğa vesiledir. Aynı dili konuşmayınca nasıl arkadaş olunur?”

“Dostundan ayrılan ne kadar konuşsa da dilsizdir.”

Mesnevi’yi Okurken…

picture-652Bir kaç önemli konu geldi aklıma. Bunlardan ilki doğru dinlemeden ne kadar uzak olduğumuz. Mesnevi’de bu konunun üzerinde çok durulmuş. Daha ilk beyitlerinin birinde diyor ki “Dile kulaktan başka talip yoktur.” Ve bir de meşhur söz “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” var. Ben de derim ki keşke birazı anlaşılsa ama doğru anlaşılsa…

Okumaya devam edin


Haz 6 2009

Aslan Tavşan Hikayesi

Mesnevi-i Şerif, 25.700 beyitten oluşuyor ve toplam altı cilt. Ben henüz ilk cildini bitirebildim. Her beyitte bir çok anlam olduğundan kimseye hızlı ilerlemeyi tavsiye etmiyorum. Her anlamın bir görüneni bir de daha derinde olanı var. Yani hiç yoksa, sözlerin asgariden yine “iki” anlamı var.

Beyitler sanki söylenmemiş de, söyleyenden taşmış gibi. Mevlana sözü söylemek için uğraşmamış; ama sözler çıkmak istemişler.

Beğendiğim onca cümle ve hikaye içinden en çok tavşan ve aslan hikayesini sevdim. Bu hikayenin içeriği özet olarak şöyle:

“Arslan sürekli olarak avlanıyor ve ormandaki tüm hayvanları bu sebepten korkutuyor. Sonunda tüm hayvan halkı toplanıyor ve her gün aslana içlerinden bir kurban sunmaya karar veriyorlar. Arslan ise “benim tabiatım avlanmaktır, bana hazır sunulması benim için yakışık değil” dese de sonunda öneriyi kabul ediyor.

Bir süre hayvanların her gün birini kurban vermeleri devam ediyor ve sıra tavşana geliyor. Can korkusuyla kafası daha iyi çalışan tavşan sonunda aslana bir oyun etmeye karar veriyor. Arslanın yanına geç kalarak varıyor. Diyor ki “yolda bizi bir arslan harap etti, gelmemizi geciktirdi, size geldiğimi söyleyince “seni de şahını da pençemle yere sererim” dedi. Beni de bunu iletmem için gönderdi.” Arslan çok sinirleniyor ve tavşanının oyununa geliyor. “Beni ona götür” diyor. Tavşan, arslanı bir kuyu başına getiriyor. Kuyuya bakan aslan ise hem tavşanı hem de kendi yansımasını görüyor. Aklı tavşanı değil de düşmanı algılayınca kendi ile savaşmak için kuyuya atlayıp can veriyor.” Bu hikayeden hemen sonra dökülen bazı beyitlere bakınız:

“O zalim sensin. Hata edip kendine lanet etmedesin.”

“Sendeki kötü işler açıkça görülse şüphesiz sen, kendi kendine düşman olurdun.”

“Kendi kuyunun derinliğine erişsen, o seni sırlarına agah ederdi.”

“Ey başkasının yüzünde çirkin bir ben gören, yazık ki o ben senin yüzünden akseder.”

“Mavi bir şişeden baktın. Bu sebeple alemi baştan başa mavi gördün. Bu mavi renk senin eserinledir. Kötülüğünü bil, başkalarını kötü görme.”

Bildiğiniz gibi o dönem ve öncesinde yazılan bir çok eser, Hindistan’ın fabllarından etkilenmiş. Örneklemeler, hayvanlar üzerinden yapılmış ve didaktik anlatımlar onlar üzerinden gerçekleştirilmiş.

Mesnevi’de enteresan şekilde kullanılan benzetmelerden biri Hintlilerin çirkin ve basit, Türkler’in ise güzel ve basiretli olması. Yine kadın-erkek temsili ile ilgili olarak hoş bulmadığım başka bir benzetme daha var. Kadın şehvetle, erkek ise akılla özdeşleştirilmiş. Tabii bu benzetmelerin benim anlayamadığım bir hikmetinin olma ihtimali de var. Sadece ilk bakışta böyle ayrımları yadsıyorum. Bana göre Hintli’nin Türk’ten güzeli; kadının da erkekten daha çok akla tekabül edeni muhakkak ki var. Önemli olan nokta şu ki: Mevlana aklı yüceltirken bir taraftan da bahsettiği konuların idraki için aklın da geride bırakılması gerektiği ve yetersiz kaldığını da belirtmiş.

Mesnevi’de de sıklıkla şahlar, padişahlar da övüldüğüne göre demek ki yazılanları, ne olursa olsun dönemlerinden ayrı düşünemeyiz. Tanımlar için o dönemde yerleşmiş bir çok benzetme elbette ki kullanılıyor. Örneğin aslanın en yüce hayvan olması, diğer hayvanlardan çok adil olması gibi. Sarhoş edici yüzlerce hikaye ve beyitin içinde bunların lafının edilmesi çok da yerinde olmayabilir. Okyanustan bir bardak…

O kadar çok sayıda çarpıcı beyit var ki başlarda not alıyor olsam da hemen anladım ki en iyisi bunları biriktirmemek. Okurken tadını çıkarmak. Zira kaydetmekle bitmeyecek. Okuduğum bu olağanüstü şeyi mülk edinmemek daha iyi.

278884_2Eskiler daha ilgili tabii bu konularla. Konunun ilgilileri daha çok şerhleri okumaktan hoşlanıyorlar. Tabii eski şerhlerin anlaşılması çok da kolay değil. Bizim gibi gençlerin bunlara dili yetmiyor. Açıklamaları okumak için yeniden tercüme şart oluyor. Zaten çok kolay anlaşılmayan ve bir kaç anlam içeren bu metinlerin tercümesi de işi iyice zorlaştırıyor. Bu sebepten ben dil açısından kolay anlaşılır iyi bir çeviri buldum ve günümüz diline en yakınını okuyorum. Elbette ki beyitlerin ahengi, kafiyesi, ölçüsü bozuluyor. Bana sorarsanız, kafiyesini okuyup da ne dediğini anlayacağım derken bezmekten çok daha iyidir. İşin şeklinde değil, özünde kalmak yeğdir.

Altında yazan yorumları da okuduktan sonra şu Mesnevi-i Şerif‘i almaya karar verdim. Anladım ki çok da doğru bir tercih olmuş. Bu linkten siz de bu çeviri için yapılmış yorumları okuyabilirsiniz. Süleyman Nahifi çevirmiş ve Amil Çelebioğlu da tercümeyi sadeleştirmiş.

Birinci cildi bitirirken aklıma gelen bir çok şeyi bir sonraki yazımda paylaşacağım, bu yazımda düşündüklerimle ilgili genel bir fikir vermek istedim ve günümüz diline başarıyla sadeleştirilmiş olan baskısını önerdim.

Okumaya karar verirseniz, ne mutlu…


Mar 26 2009

Aşk-Elif Şafak

00100205Kızgınlıkla hayranlık arasında bir yerde sıkıştım kaldım. Daha önce Elif Şafak’ın herhangi bir romanını okumuşluğum yoktu. Ortaokulda zorla okuttukları eski Türk romancılarının insanı bedbaht eden hikayelerinden olacak; uzun süredir yaklaşmıyorum Türk yazarlara. Kaldı ki zaten roman okumak pek keyif vermiyor bana. Okuduklarım varsa yoksa ilme katkı sağlasın, ilerletsin; kurguya dokunmasın gerçek olsun.

Bir arkadaşım ısrarla “okumalısın” dedi bu kitabı. Konusunun Mevlana ve Şems’in dostluğu olduğunu öğrenince istek duymadım değil; ama diyorum ya roman okuyacağıma genellikle ansiklopedik bilgileri tercih ederim ben. Yanlış bir şey bulaşmasın öğreneceklerime diye. Ya da yüzeysel anlatımlar, doğru bildiklerimle çelişmesin diye. Lakin kitap hediye edilince ve bir kaç sayfasını okuyunca durduramadım okumayı. Su gibi akışıyla kitap anında bitirtti kendini. Okumaya devam edin


Mar 10 2009

Güneşe Bakmak-Ölümle Yüzleşmek

“İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nazırın, ne katibin şakşağı.
Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı,
Güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.”

Nazım Hikmet Ran,  Son Otobüs

297232_2Irvin D. Yalom, her ne kadar hasta-doktor ilişkisini zayıflatacak şekilde hasta gizliliğine önem vermediği düşünüldüğünden eleştirilse de yıllardır biriktirdiği önemli deneyimleri, meslektaşı olan-olmayan herkes tarafından önemsenmeli. Özellikle son kitabı Güneşe Bakmak-Ölümle Yüzleşmek‘te artık terapi hikayelerini anlatmaktan çıkmış, kendi korkularıyla ilgili olarak son derece açık olmuş, kendini dışarıya karşı korumaktan çok açıkça ölüm korkusunun nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlatmış.

Kişisel ilgi alanım olduğu için, psikoloji kitaplarını oldukça severek okuyorum. Çok uzun süredir bir çok sanat dalında “gerçeklik” bana “kurgu”dan daha iyi ve geliştirici geliyor. Özellikle Irvin Yalom’ un kitapları benim için oldukça özel ve neredeyse tamamını bitirmemiş olmamın nedeni, ‘olur da başka kitap yazmaz da okuyamam’ korkusudur.

Okumaya devam edin