Füsus’ul Hikem Üzerine (III)

Anahtar Kavramlar Üzerine Bölüm 3 \  Bölüm 1 Bölüm 2

Önceki yazılara istinaden çok önemli olan “ödül ve ceza” kavramlarının üzerinde durmak istiyorum. Her yere ve yapıya yayılmış Tanrı, ödül veya ceza vererek kendini mi evrimleÅŸtiriyor?

Tasavvufta bu konuya nasıl yaklaşıldığından ve ne düşündüğümden bir miktar bahsetmek üzere durum 3 ve 4′ü yazdım.

Ek: Durum 3: Acı veya ceza dediÄŸimiz ÅŸeyler, sadece perdelilere ait olan kavramlar. Zira “kendiliÄŸinden”in dışında “verilen” acı ya da ceza yok. VarolduÄŸu sanılıyorsa, bu durumların kaynağı, yanlış aÅŸk ve yanlış yönelimdir. Ruhun üzerindeki samanların cevherden henüz ayrışmamış olmasından dolayı, kiÅŸiler baÄŸlandıkları ÅŸeyleri yanlış seçip, sıradan ÅŸeylere önem atfediyorlar. Seçtikleri ne varsa, istedikleri ne varsa, kendilerinin deÄŸil; O’nun. Bir kimsede sevilen özellikler olsa olsa O’nun sıfatlarının birinin minimize ya da karikatürize hali olabilir. Dolayısıyla, ulaÅŸamadıkları her ÅŸey Tanrı’nın kendi olasılığında ulaÅŸmalarından men edilmiÅŸ ÅŸeylerdir. Belki de bu kimseler, istediklerini seçer ve severken bu nesne ya da varlığın gerçek sahibini ve onun arkasındakini göremezler. Dolayısıyla varlığa yanlış bir his ile baÄŸlanarak hatayı en başında yaparlar. Sevdikleri gölgelerden, ışığın kendisine ulaÅŸmaları mümkün olmaz. Ne zaman ki gölgeye duyulan aÅŸk, cismini aÅŸar ve gerçek Varlık sevgisiyle ışıkta gözlerini bulur; o zaman ki aÅŸkın acısından ya da cisimsel acı ve isteklerden arınmak mümkün olur. Cismi aÅŸmak kiÅŸileri gerçeÄŸe götürür; ancak nefsini tam olarak aÅŸma korkusu yaÅŸayan kimselerin yönelebileceÄŸi bir yol deÄŸildir aynı zamanda. Herhangi bir aÅŸkın doÄŸruya ilerlemesi bu yöndedir. mistik-seytan

“AÅŸkında doÄŸru olan kiÅŸi varlığa baÄŸlanmaz. AÅŸkın varlıkla iÅŸi yoktur.”

Mesnevi, 3, 3020

“Dünyaya baÄŸlanan insan aleme sultan olsa da, gerçekte ölüdür.”

Rubailer, 196

Ek: Durum 4: Tıpkı iyi niyette bile perdeyle baÄŸlandığımız ve yönelimimizin yanlış olduÄŸu gibi, hayatta çektiÄŸimiz acılar da istediklerimizin amacının yanlış olması ile ilgilidir. Aynı zamanda niyetten sonraki hal olan davranış bazındaki yanlışlarımızdan da kaynaklanmaktadır. Sevme gibi bir amaçta bile hataya düşen insanoÄŸlu, nefs söz konusu olduÄŸunda çok daha korkunç ve acı verici hallere düşer. ÖrneÄŸin uç boyutta ve kabaca örneklemeye çalışırsak, bir erkeÄŸin kendisini istemeyen bir kadına göz koyması yanlış bir niyettir; ona tecavüz etmesi ile yanlış bir davranıştır. Elbette ki bu iki durum gerçekleÅŸirse, cezası kendiliÄŸinden doÄŸacaktır. Bu cezanın yeri ve zamanı yoktur. Bahsedilen ceza ya da hissedilen keder kendini tartma durumundan öte bir gerçek deÄŸildir. Dinen ya da takdiren verilen bir ceza deÄŸil; kiÅŸilerin kendi kodlama ve bilgilerine, pusulalarına ters davranmaktan kendilerine ettikleridir. Varlığa duyulan, yanlış yönelimli aÅŸk aşıldığında, olmayacak duaya amin dememe noktasına kadar çıkamayan insanlar için bile acı mümkün olmamaktadır. Tüm varlıklarda, gerçek Varlık, aÅŸk ve amaç duyumsandığında ise, insanın önünde olasılık setleri apaçık görünür olur ve kiÅŸiler istememeleri gereken ÅŸeyleri istemezler. Bu durumda istekleri Tanrı’nın seçtiÄŸi olasılıklarla aynı olup; O’nun yeryüzündeki vasıtası haline geleceklerdir. Daha doÄŸrusu zaten tüm insanların öyle olduÄŸu bilinciyle, kendilerini de sevmeye baÅŸlayacaklardır. Herkes vasıtadır; ama içindeki kodlamaya eriÅŸmek ve onun farkına varmak kiÅŸilerden farklı hissetmeye sebep olabilecek belki de tek geliÅŸmedir.

“Ey adam! İnsanlarda gördüğün bir çok zulüm, senin huyundur. Sen kendi huyunu onlarda görüyorsun. Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiÅŸtir. Sen O’sun, sen kendini yaralamaktasın. O anda lanet ipliÄŸini kendine, kendin dokuyorsun! Ey ahmak! Kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine saldırıyorsun.”

Mevlana

Tasavvufta iki konu çok önemlidir. Birincisi, yaratılışın mitolojik bir algılayıştan uzaklaÅŸtırılması gereÄŸidir. Çünkü, Tanrı’nın kendisini önce kendinden kendine izhar etmesi ve daha sonra alemi ve sonra da insanoÄŸlunu yaratması bir ihtiyaç sonucu meydana gelmiÅŸtir. İkinci olarak, rahmeti gazabından önce gelmektedir; çünkü kendinden varlık talep eden her potansiyele rahmet edip onlara can vermiÅŸtir. Potansiyelinde tüm varlıklar kendi “deÄŸiÅŸmez gerçeÄŸi” ile (ayan-ı sabite) O’ndan varlık talep ederler; O da onlara yapısı gereÄŸi rahmet eder. Tanrı’nın bu yaratma ihtiyacı bizim nefesimizi uzun süre tutmamız gibi, nefes verilmediÄŸinde oluÅŸan rahatsızlık duygusu olarak açıklanmıştır. Bu durumda Allah’ın rahmeti, gazabından önce gelmektedir.

Ödül ve ceza da eylemin içinde kendiliÄŸinden oluÅŸuyor olmalı. Tıpkı bir insanı ya da bir varlığı sevip isterken, yanlış bağın sevme eyleminde acıyı ve kavuÅŸamamayı oluÅŸturması gibi; yanlış niyet, düşünce, söz ve eylemler sonuçlarını kendilerinde taşır. Çünkü cezalandırma, eÅŸyayı tabiatı için yargılamaya benzer. Dinde zinadan kaçınma olması gerektiÄŸi öğütlenmesine raÄŸmen, hormonların ve dürtülerin Tanrı tarafından verildiÄŸinin ya da en azından yapının, çeliciler karşısında sendeleyip düşmeye müsait ÅŸekilde kurulu olmasının çekiÅŸkisi gibi olur bu. Böyle bir çeliÅŸki aslında hiç olmamıştır. Konu, sadece Tanrı’ya saygı meselesidir. Zira salt güzelliklerin Tanrı’sı hiç bir zaman var olmadı. Bu baÄŸlamda bu “insandan olma” tanrının öldüğünü söylemek de ahmaklara nasip olmuÅŸtur; çünkü bahsedilen baÄŸlamdaki Tanrı’nın zaten hiç var olmadığı yüzyıllardır keÅŸfedilmiÅŸ ve biliniyor. Her zaman ve mekandan “bilenler” olmuÅŸ. Çünkü bilgi, zamansız ve mekansızdır. Bilgi tektir ve onu cahiller çoÄŸaltır. DoÄŸudan veya batıdan bakılması da onun yönünü deÄŸiÅŸtirmez. Bilgi ve gerçeÄŸin ışığı yüzyıl ve coÄŸrafya farklarnı gözetmeden, görmeye açık kimselerin gözüne dolmuÅŸtur. M.Ö. 8. y.y. Buddha’nın aydınlanması ile M.S. 13. y.y. Mevlana’nın aydınlanmasının özde farkı yoktur. İkisi de kendi yetenekleri doÄŸrultusunda sırra vakıf olmuÅŸlardır. Çünkü bilgi kaynağı zamansız ve mekansız akmaktadır. Zaman diye bir ÅŸey yoktur; ancak kafamızdaki saat çalışmaktadır. Tıpkı gözün ve kulağın algısının eÅŸiklerinde olduÄŸu gibi, saat de diÄŸer perdeler gibi bir perdeden ibarettir.

Elbette ki aydınlanmada bilginin ve okumanın önemi çok büyüktür. Ama bilgi ve okuma bizi sevgi, alçakgönüllülük ve birlik yerine, çokluk, ayrışma ve egoya götürüyorsa; huzur sağlanması mümkün değildir. Bilgi; toplanıp ayrıştırıldıktan sonra, özümsenmeli, bir yöne ve güce sahip olmalıdır. Buna karşılık kalbi bilimden fazlasına hazır olabilenler ve doğrudan inancı reddetmenin marifet olmadığını bilenler, zamanla tüm soruları kendilerine sorup yanıt alabilirler. Bu kimseler çok az kişiye ihtiyaç duyarlar; hatta pek zaman hiç kimseye ihtiyaç duymazlar. Sadece ruh sınıfı bakımından kendilerinden üstün kimselerin kılavuz ve yol göstericiliğine ihtiyaç duyarlar. Çünkü yola giren bir kimse, artık soruları başkasına soramaz olur ve her cevabı kendinde bulur. Daha doğrusu ona cevabın kopyaları en güzel yollarla gönderilir. Bu surette kişinin kendisinde marifet yoktur. Olan, sadece marifet yolunun açılmasıdır ki bu da egoya atfedilmemelidir. Bunu yapmak sunulan hediyeye ihanet etmekten farksız olur .Tüm anlatılanları anlamak için akıldan ve bilgiden öte bir durum gerekmektedir. Bu durumu da Şems-i Tebrizi şu şekilde özetlemiştir:

“ErmiÅŸliÄŸe giden iki yol vardır” dedi Åžems kitapları iÅŸaret ederek: “Biri uzun yol, biri de kısa yol.”"NeymiÅŸ o kısa yolun adı?” diye sordu Mevlana. “Sevginin yolu” dedi Åžems. Mevlana sordu:”Peki ben nasıl öğrenebilirim o yolda yürümeyi?” “Sevgi ders alınarak öğrenilmez.” dedi Åžems. “Sen yakılmayı bekleyen bir lambasın, ben de alevim. Artık kitapları bırakıp benle gelme zamanıdır.”

Herkesin ermişliğe gitme isteği duymaması son derece doğaldır ve sevginin yolu kimilerine fazlaca romantik gelebilir. Lakin görünenin aslı ve huzuru aslında başka yerde değildir ve bu sözlerin doğruluğu da yadsınamaz. Akıl, sırra ulaşmaya vakıf olacak kadar yüksekse de, eğer gönül o kadar yüksek değilse, sır, kendisini açmaz.

Bilgi ve gönül yolu ile ilgili olarak ikisinin birleştikleride daha güzel ve artan olduklarını söyleyebiliriz. Lakin huzursuzluğa götüren ve hale yansımamış bilgiden ziyade, sevmeye ve tekliğe, çalışarak elde edilecek mütevaziliğie götürecek bir yalınlığın ve saflığın yeğ olduğunu söylemek yanlış olmaz. Akıl bilgisi de belki bizi sonuçlara ulaştırabilir; ama yolu uzatacaktır. Eğer bilgi sınırsızca alınmaz ve doğru ruh ve tarafsızlıkla değerlendirilemezse, sonuca götürme olasılığ, dibe götürme olasılığından daha düşük kalacaktır. Bilgi gerçek ve tektir. Burada marifet bilgiyi yorumlayanda ve yönlendiren zihindedir. İşte burada yine huzur bulabilmek için tarafsızlık ve saflığa ulaşılmalıdır ki bunun yolu da kendine hakim olmaktan geçer. Bu da yine bilimin gönül ile ya da bir anlamda fiziğin metafizikle bir bütünleşmesine götürecektir bizi. Fizik, metafiziği sonuna kadar dışlayacak olsa da , metafizik için fiziği dışlamaya gerek yoktur. Bahsedilen gönül yolu vasıtasıyla akıl yolu ile ulaşılan bilgilere ulaşmak mümkün olmasa bile, onların kullanıldığı seviyeden daha üst bir seviyeye ulaşılması mümkündür. Ama fizik yolu ile metafizik bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Belki çok ileri tarihlerde, fizik yine metafiziğe atıfta bulunmaya başlayacak ve yetersizliğini kendisi anlatacaktır. Eğer bilimin gelişiminin seçilmiş olasılığında, sırları çözmek yok ise; o sınırların gösterilmesi ile metafiziğe atıfta bulunularak kapı kapatılabilir.

Yorumlanması yanlış bilgi, ayrışmaya ve kendini üstün görmeye götürürken yanlış davranışlara da sürükleyebilir. Gönül bilgisi kiÅŸileri ‘bir’e ve evrenle aynı düzleme götürür. Bu anlamda insan olan bitenle kavga etmez ve evrenle barışmış olur. Akıl bilgisi dünyanın tepsi olmadığını anlamak için son derece gereklidir. Konfor saÄŸlmak, gökdelenler dikmek, uçakları geliÅŸtirmek son derece gereklidir. Lakin bunlarla gerçeklere ulaÅŸmaktan çok çokluÄŸa katkıda bulunulur. DiÄŸer taraftaki eÄŸitim ve disiplin sadece kiÅŸinin kendi enerji ve ruh yüksekliÄŸini gerektirir. EÄŸer kiÅŸinin seçilmiÅŸ olasılığında böyle bir mertebeye eriÅŸme olasılığı var ise, kimi üst insanlara kendi ruh halinden yüksek ve geçmiÅŸ olduÄŸu yolları bilen biri olarak rehberlik edecek bir dost gönderilebilir. Aksi takdirde, yeteneÄŸi ölçüsünde kendi kendinin hocası ve öğrencisi olarak devam etmek zorunda kalarak tekil bir hayat yaÅŸayacaktır; ancak bu onu rahatsız etmeyecektir. Öğrenci soruları sormayı öğrendiÄŸinde, öğretmen olarak kendisi cevapları verdiÄŸinde kiÅŸi yavaÅŸ yavaÅŸ zevke dahil olmaya baÅŸlar. Böylelikle ilk kapı açılmış olur. Bu zevk aynısını yaÅŸayanlar dışındakilere asla anlatılamayacaktır. Sadece insanların bu keyfe dahil olmaları dilenebilir. Bu kapı için verilen tavsiyeler, bin yıllardır bilinen öğütlerden öteye gitmeyecektir. O yüzden de anlamsız olur. Senin emeÄŸinle kapıları açarlarsa, kapılardan geçmeyi de öğretiler. Bu baÄŸlamda, Muyhiddin İbn Arabi’nin aynı konuyu idrakimden sonra rastladığım cümlesini anmakta fayda var :

“Felasifenin (filozofların), hakayık-ı eÅŸyay (eÅŸyanın hakikatine) akl-ı isti’mal (akıl kullanma) tarikiyle (yoluyla) ıttıla’ı (öğrenmeleri) mümkün olmamıştır. Ancak, kümmelin hazaratı (kamil/tekamül etmiÅŸ insanlar), Allah ism-i cami-i’ne (Allah’ın bilinen bütün isimlerine)ilahi zuhur ve tecellinin göründüğü yer oldukları cihetle (olmaları bakımından), Hakk’ın tenezzül-ü meratiblerini (Hakk’ın tenezzül ettiÄŸi/indiÄŸi mertebeleri) nefislerinde zevkan müşahade ederler.”

Muyhiddin İbn Arabi

Üç bölümde yazdığım yazının son bölümüdür.

Füsus’ul Hikem Üzerine (I)

Füsus’ul Hikem Üzerine (II)


Buradan Yorumunuzu Bırakabilirsiniz