Mar
10
2009
“İyice yaklaÅŸtı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nazırın, ne katibin şakşağı.
Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı,
GüneÅŸe bakabiliyorum gözüm kamaÅŸmadan.”
Nazım Hikmet Ran, Son Otobüs
Irvin D. Yalom, her ne kadar hasta-doktor iliÅŸkisini zayıflatacak ÅŸekilde hasta gizliliÄŸine önem vermediÄŸi düşünüldüğünden eleÅŸtirilse de yıllardır biriktirdiÄŸi önemli deneyimleri, meslektaşı olan-olmayan herkes tarafından önemsenmeli. Özellikle son kitabı GüneÅŸe Bakmak-Ölümle YüzleÅŸmek‘te artık terapi hikayelerini anlatmaktan çıkmış, kendi korkularıyla ilgili olarak son derece açık olmuÅŸ, kendini dışarıya karşı korumaktan çok açıkça ölüm korkusunun nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlatmış.
KiÅŸisel ilgi alanım olduÄŸu için, psikoloji kitaplarını oldukça severek okuyorum. Çok uzun süredir bir çok sanat dalında “gerçeklik” bana “kurgu”dan daha iyi ve geliÅŸtirici geliyor. Özellikle Irvin Yalom’ un kitapları benim için oldukça özel ve neredeyse tamamını bitirmemiÅŸ olmamın nedeni, ‘olur da baÅŸka kitap yazmaz da okuyamam’ korkusudur.
Okumaya devam edin
1 yorum | etiketler: Anksiyete, Ölüm Korkusu, Ölümle Yüzleşmek, Büyük Karanlık, Bilişsel Davranışçı Görüş, Edebiyat, Existential Psycotherapy, Freudyen Görüş, Güneşe Bakmak, Gerçeklik, Irvin D. Yalom, Kurgu, Metafor, Nazım Hikmet Ran, Nevroz, Nevroz Sebepleri, Obje İlişkileri Görüşü, Psikofarmolojik Görüş, Psikoloji, Psikoloji Kitabı, Ruhtaki İyileşme, Sav, Sigmund Freud, Somut, Son Otobüs, Staring At The Sun Overcoming The Terror Of Death, Terapi, Travmatik, Varoluşçu Psikoterapi, Varoluşçuluk | konular 2009, Edebiyat, Kitap, Nesir, Psikoloji
Mar
4
2009
Tarafsız olmak, bana göre insan olmanın altın kuralı. O kadar değer verdiğim kavramlardan biri ki; kusur işlememek için, lafa nasıl gireceğimi kestiremiyorum.
İnsanın temel iÅŸlevlerinden biri bana kalırsa, baÅŸka bir insanın delirmesini engellemek. Çok güzel ÅŸeylere zemin olan ve sadece nefes alındığı için bile şükredilmesi gereken koskoca hayatta, elbette ki tahammül edilemesi zor olan binlerce durum ve insanla karşılaşıyoruz. İnsanlar genellikle aÅŸamadıkları sorunlarını baÅŸka insanlara aktarıyorlar ve aslında bu tam olarak “doÄŸal bir terapi”den ibaret. En ufak ÅŸeyden bile çekinmeden kendini ifade edebilmek ve dostlarla arada “giz” bırakmamak kadar güzel bir ÅŸey olamaz; ancak bu herkesin sahip olabileceÄŸi bir güzellik deÄŸil. Ne yazık ki çoÄŸu bozuk davranışın nedeni de sadece bu “dinlenmezlik.” KiÅŸiler dinleyecek birilerini bulduktan sonra hala durumları yerli yerine koyamıyorlarsa, bunun sorumlusu da karşı tarafın yaptığı “yanlış dinleme” ve “yanlış yönlendirme”den baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil.
Tanıdıklarımızı, arkadaÅŸlarımızı dinlerken iÅŸe yaramak istiyorsak, düşünce kalıplarını bir tarafa bırakıp, aslında “karşımızdaki ile aynı kiÅŸi olduÄŸumuz gerçeÄŸi”ni kafamıza iyice yerleÅŸtirmeliyiz. Bizi tarafsızlığa götürecek ana konu budur aslında. Karşımızdaki; o, bu, ÅŸu veya bir baÅŸkası olmamamız için hiç bir neden yoktur. Yarın, bugün bir sebeple yargıladığımız kiÅŸi oluverebiliriz. Bu hayıflanacak bir ÅŸey deÄŸil; aksine deneyim bakımından çok ÅŸey katan bir durumdur. Zaten geçmiÅŸte bir günlerde ÅŸu an dinlediÄŸimiz kiÅŸi olmuÅŸ olabiliriz bu yüzden onu yargılayamayız; ya da konuÅŸanı dinlerken bir gün onun vardığı noktaya varacak olabiliriz. Güzellik de burada. Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: Adalet, Add new tag, Ahlak, Altın Kural, Başkası Olmak, Düşünce Kalıpları, Değer Yargısı, Edebiyat, Eksiklik, Eziyet, Fayda, Fayda Sağlamak, Haklı, Haksız, Herkes, Katerogiler, Kavram, Olgu, Olmak, Pragmatik, Psikoloji, Seneca, Tarafsız, Tarafsız Olmak, Tarafsızlık, Toplum Ahlakı, Toplumsal Değer, Vicdan, Yargısız, Yargısızlık | konular 2009, Edebiyat, Nesir, Psikoloji
Mar
2
2009
Fark Yaratan Nedir?
Filmlerde, dizilerde, bazen kitaplarda çok yetenekli karakterler görürüz. Oldukça zeki, tuttuÄŸunu koparan, fark yaratan, yeni ÅŸeyler keÅŸfeden ve diÄŸerlerinden fazla ÅŸeye dikkat eden ve fazla ÅŸey bilen insanlar… Gerçekte çevremize baktığımızda bunlardan pek fazla görmediÄŸimiz ise aÅŸikar.
Aslında “farklı” insanların fazladan bir ÅŸey gördükleri falan yok. Hatta bence durum tam tersi. Yani onlar bilinçli olarak farklı bir filtreleme kullanıyorlar: Görmemek üzere ya da görmemek niyetiyle! Bu mekanizma daha çok ÅŸu ÅŸekilde iÅŸliyor: İlk gördüklerine ve ilk izlenimlerine inanmıyorlar. Böylelikle kafalarında her ÅŸeyi engelleyen bir önyargı oluÅŸmuyor ve bununla birlikte bir kiÅŸinin ya da olayın özündeki gerçeÄŸe ulaÅŸmamaları için herhangi bir ÅŸey kalmıyor. Bunun için de bana kalırsa, “insana” inancın bir miktar zayıf olması gerekiyor. Buna en baÅŸta kendileri dahil. BaÅŸkaları üzerinde kusursuz gözlem yapılabilmesi için hem insanın kendine inancının düşük olması; yani hata yapabileceÄŸini kabul etmiÅŸ olması, hem de zihnin blokajlarından kendisini arındırmış olması gerekir.
Karşı taraf hakkındaki ilk intibayı ne kadar sürede oluşturuyoruz dersiniz? Beş-on-yirmi dakika? Ne yazık ki sadece on saniye! Peki on saniyede verilen bir karar ya da yargı gerçek midir? Yoksa beynin bir blokajı mıdır? İsteyen istediğini düşünebilir ama bence bu bir engelden öte bir şey değildir. Hatta zihin, ilk önce gördüğü fiziksel özellikleri, daha önce karşılaşmış olduğu ve kafasında yer etmiş olan tiplerin izlenimleri ile karşılaştırıyor. Fiziksel özelliklerinizin birilerine benziyor olması bile, sizin en başta bir başkası zannedilmeniz için yeterli olabilir. Zihin bir insan hakkındaki gerçeği görmede size ancak bu kadar yardımcı olabilir. Yani on saniyede bir insanla ilgili olarak dünyanın en yüzeysel izlenimini ediniyorsunuz ve bunun maalesef bir cezası yok.
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: Adım, Analitik, Analitik İnsan, Analitik Olmak, Ayırmak, İlk İntiba, İlk İzlenim, İnsan, İntiba, Üstün Kılmak, Üstünlük, Önde, Önyargı, Bir Adım Önde Olmak, Derin Düşünmek, Dikkat, Edebiyat, Eleştiri, Fark Yaratan Nedir?, Fark Yaratmak, Farklı Kılan, Farklılık, Gözlem, Gözlemlemek, Karar, Psikoloji, Sorun, Tahmin Etmek, Tanrı, Tarafsızlık, Yargılama | konular 2009, Edebiyat, Nesir, Psikoloji
Åžub
28
2009
Benlik, ben-merkezcilik, bencillik, egoizm ve narsisizm üzerine konuÅŸmadan evvel, hemen herkesin aÅŸina olduÄŸu id, ego ve süperego kavramlarına basitçe bir göz atmakta fayda var; çünkü Sigmund Freud‘ un psikolojiye kazandırdığı bu kavramlar, içsel oluÅŸumlarla dış gerçeklikler arasında çeliÅŸkiye düşüldüğünde oluÅŸan sorunların açıklamasını oldukça iÅŸlevsel bir ÅŸekilde basitleÅŸtirmekte ve hatta tüm problemlerin açıklanmasında adeta bir fonksiyon görevini görmektedir.
“Nevrozların oluÅŸumundan ego ve idin arasındaki uyuÅŸmazlık; narsisistik nevrozların oluÅŸmasından ego ve süperegonun uyuÅŸmazlığı; psikozların oluÅŸumundan ise ego ve dışsal dünyanın uyuÅŸmazlığı sorumlu tutulabilir.”
Freud, “Neurosis and Psychosis” (1923)
Çok basit ve kabaca ifade etmek gerekirse id, deÄŸiÅŸtirilmemiÅŸ ve düzenlenmemiÅŸ içgüdüsel istekleri ifade eder. Organize olmuÅŸ ve realize olmuÅŸ gerçekçi kısım ise ego tarafından yönetilir. EleÅŸtiri, ahlaki ve toplumsal uyum fonksiyonu ise süperego tarafından yönlendirilir. Üç temel fonksiyonun çatışması, düzenin birbirine girmesine ve bu da nevrozların oluÅŸumuna sebebiyet verir. Ego, elbette ki hayvansal güdüler ve saf istekle, dış gerçeklik ve topluma uyum baÄŸlantısını saÄŸlayan bir köprü gibidir. Dolayısıyla aslında bir “denge” unsuru olup, Latince’de geçen anlamı ile “ben”, “benlik” ve “kendilik”i ifade eder. Psikolojideki yeri; açığa çıkan, zevk temelli, ısrarcı “temel enerji”nin çıkış noktası olan idin vicdani düzenlemesi olmasıdır.
“Egoyu yenmek” gibi ifadeler kullanırken hata yapılıyor. İfade edilmek istenen ÅŸey, ne toplumsal ya da dış gerçekliÄŸe aşırı önem atfedip kendi temel ilkil içgüsel isteklerini bastırmak; ne de içgüdüsel isteklerini hiç bir belirleyici dış realiteyi umursamadan serbest bırakmak. Kastedilen, bu dengenin farkında olmak olsa olsa egonun farkına varmak olabilir. Burada yanlış olarak ifade edilen konunun özü, kiÅŸinin gereÄŸinden fazla olan (saÄŸlıksızlaÅŸmış) bencilliÄŸini ya da rahatsız edici benmerkezciliÄŸini yok ederek dış dünyaya ve gerçekliÄŸe uyum saÄŸlayabilir olması gerekliliÄŸidir. Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: İhtiyaç, İkincil narsisizm, Özeleştiri, Ben-merkezcilik, Bencillik, Birincil narsisizm, Denge, Ego, Ego-libido, Egocentric, Egoism, Egoist, Egoizm, Histrionic Personality Disorder, Histriyonik Kişilik Bozukluğu, Id, Libido, Narcissistic Personality Disorder, Narsisist, Narsisistik Kişilik Bozukluğu, Nevroz, Object-libido, Psikoloji, Ruh Sağlığı, Sağlık, Sigmund Freud, Superego, Tedavi, Yardım | konular 2009, Nesir, Psikoloji
Åžub
27
2009
Amerikan Psikiatri BirliÄŸi’ ne göre (American Psyhchiatric Association): KiÅŸilik bozukluÄŸu, bireyin içsel deneyiminin ya da davranışlarının yaygın ve kalıcı olarak, bireyin kültürünün beklentilerine uymaması durumudur.
Başka bir deyişle, toplumun genel beklentilerine uymaması durumu olarak da tanımlanabilir. Bu durum, hem uzun dönemde kendini göstermeli hem de kişinin sosyal yaşamını büyük ölçüde sekteye uğratır hale gelmiş olmalıdır. 18 yaşın altındakiler için (en az bir yıldır devam eden bir durum yoksa) özellikle antisosyal kişilik bozukluğu için tanı konulamaz. Kişilik bozukluğunun sebebi çevresel ya da kalıtsal olabilir. Belirme nedenleri, yetişkinliğin ilk dönemlerine ve ergenliğe, nadir olarak da çocukluğa kadar uzanır. Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: American Psyhchiatric Association, Antisocial Personality Disorder, Araştırma, Şizoid, Öfke Yönetimi, Çevresel, Belirti, Boderline Kişilik Bozukluğu, Borderline Personality Disorder, Değişken, Dependent Personality Disorder, Egocentrism, Egoism, Egoizm, Histrionic Personality Disorder, Histriyonik Kişilik Bozukluğu, Kalıtsal, Kişilik Bozuklukları, Kişilik Bozuklukları Kategorileri, Narcissistic Personality Disorder, Narsisistik Kişilik Bozukluğu, Obsessive Compulsive Personality Disorder, Paranoid Personality Disorder, Paranoya, Personality Disorders, Psikoloji, Ruh Hali, Schizoid Personality Disorder, Schizotypal Personality Disorder, Semptom | konular 2009, Nesir, Psikoloji
Åžub
20
2009
Nispeten Eğlenceli Bir Yazı
(Yazı boyunca size Dilbert eşlik edecektir. Çizer: Scott Adams Büyütmek için karikatürlerin üzerine tıklayınız.)
Büyüdüm büyüyeli, kendimi diğerlerinden ayrıştırmayı sevmiyorum. Büyüklük taslamayı, kendimi övmeyi, sahip olduklarımdan bahsetmeyi sevmiyorum. Eskiden daha becerikli daha akıllıydım da, sonradan benden bir şeyler mi azaldı da kendimi terk eder oldum? Sanmıyorum. Şu anda çok mu akıllıyım; sanmıyorum.
Aslında bunları söylemeyi bile sevmiyorum. Dolaylı olarak kendime övgü içerdiÄŸinden. Fakat açık konuÅŸmak gerekirse dinlemeyi sevdiÄŸinden; artık bildiklerini bile susmakta taraftar olan “ben” bile, bazı “ÅŸeyler” karşısında feveran ediyor.
Nedir bu ÅŸeyler? Kendinden ve dünyadan haberi olmayan kimseler. O yüzden onlara “ÅŸey” deyiverelim gitsin. Bir arkadaşımın tabiriyle IQ’su ayakkabı numarasıyla aynı olan insanlar.Gerçi ÅŸahsıma göre IQ’nun yüksekliÄŸi çok az ÅŸey ifade ediyor. Çok basit ÅŸeyler çözülemediÄŸinde, kiÅŸiler kendilerine gereksiz bir önem atfettiklerinde akıllı insanlar çok daha kolaylıkla “aptal” damgası yiyebilirler.Fakat burada bu kategoriyi tartışmayacağım. “Öz be öz aptallar” üzerine konuÅŸacağız ve ÅŸaka bir yana bu durumun iq ile hiç ilgisi yok aslında. IQ’nun bilimsel bir açıklamasını yapmaya çalışmayacağım. Aynı zamanda burdaki aptallık IQ düşüklüğü anlamında kullanılmadı. Okumaya devam edin
2 yorum | etiketler: Akıl, Aptal, İş, İronik, Başarı, Basit, Büyüklenme, Dilbert, Eğitim, EQ, IQ, photoblog, Psikoloji, Scott Adams, yetenek | konular 2009, Edebiyat, Kültür