Haz 23 2009

İstanbul Keyfi

Yahya Kemal demiş ki; “İstanbul’u sevmezse gönül, aşktan ne anlar?”

İnsan gerçekten de boğaza gezintiye çıkınca İstanbul’un mavi sularına tekrar tekrar aşık olabiliyor.

IMG_7421Babamın arkadaşlarından birisi vaktinde, epey gençken Yahya Kemal’in bulunduğu sofralardan birinde bulunmuş. Yahya Kemal’in yanında bir hanım varmış. İlerleyen saatlerde Yahya Kemal’e sormuş: “Beni seviyor musun?” Ve tam bir İstanbul aşığı olan, kalbi hemen her zaman bu şehir için atan Yahya Kemal; “Sen benim İstanbul’umsun” diye cevaplamış. Ne olsa beğenirsiniz? Hanım bu sözü pek idrak edememiş. Bu sebepten de Yahya Kemal kendisinden ayrılmış. İnsan üzülüyor tabii, bir çok kadın çöl gibi adamlarla idare etmek durumundayken kimileri deryaları bulmuş olup neyi bulduğunun farkında olmuyor…  Bu konu apayrı bir mesele…

Asıl diyeceğim; geçenlerde Rumelihisarı’na gittim. Bilirsiniz orda kafelerin epey yoğun olduğu bir yer vardır. Biz ise sadece tesadüfen Lokma Kafe’ye girdik. İlk defa gittiğim bir yerdi.

Okumaya devam edin


Haz 23 2009

Tüm Suçumuz…

Yazmanın insanın içinden ne zaman geleceği belli olmuyor…

Kişi içinden geldi diye güzel yazacak mı illa? O da hiç belli olmuyor…


Ben çok düşündüm, sonra tekrar düşündüm.

Bir sonuca vardım.

Sonra tekrar düşündüm, bir sonuca vardım.

Sonra tekrar tekrar düşündüm.

Tefekkür ettim.

Nihayet sustum ve dedim:

“Her şey her zaman tam da olması gerektiği yerde ve herkes her zaman doğru yol üzerindedir.”

Bazıları uzun yolun başına daha yakın…

İnsanlar için bir şey yapamamak beni üzüyor.

Elimden el, zihnimden zihin katmak istiyorum.

Durmadan istiyorum. Kendim için değil.

Bu sebeple hakketmiyor muyum sihri?

Bu sanrı da cehaletin ta kendisinden ibaret.

İnsanoğlu ister durur; bilmez ki herkesin ödevi farklı.

Bir sihirli değneğim olsa da tüm çirkinlikleri gidersem…

E niyet güzel;

Lakin ya eşeğe idrak istemekte diretiyor isek?

Ya bizim de “naif” suçumuz “eşeğe idrak!” diye diretmekse?

Düşüğün tabiatındandır mahkumiyet ve eziyet…

Ben isterim yer, gök, her yaka esen olsun!

Aman isterken dikkat edelim; oluveriyor…

Lakin ya yanlış istemişsek?


Haz 13 2009

Yahya Kemal…

yahya_kemal_beyatliEskiden çok şiir okurdum gibi komik bir cümleyle yazıma başlamak istiyorum; ama evet, okurdum. En çok Cemal Süreya, Edip Cansever, Nazım Hikmet, Behçet Necatigil severim. Bunun yanında Türk Şiirleri Antolojisi (Ahmet Necdet) isimli seçme bir kitap, bana Türk Şiirini oldukça sevdirdi. O zamanlar hiç duymadığım şairleri ve tanınmadık iyi şiirleri bu kitap sayesinde keşfettim desem yalan olmaz. Kötü şiirlerle şiir okumaya başlayanlar genelde şiirden nefret eder. Benim başıma hiç böyle bir şey gelmedi. Bu sebepten size Ahmet Necdet’in bu şiir antolojisini tavsiye ederim. İçindeki şiirler; tarihin de, sözün de özünün özü…

Belli bir zamandan sonra da şiir konusunda Türkiye’de bana kalırsa bir boşluk oluştu. Umarım bu durum da yavaş yavaş değişir. Şimdi az ama öz yazıları, kısa cümlelerle ifade edilen derin anlamları pek göremiyoruz. Şiir yazmak için çok şey söylenebilir; ama bu konudaki en önemli yol gösterme işlerinden birini usta Behçet Necatigil bizzat “Bile Yazdı” kitabında yapmıştır.

Okumaya devam edin


Haz 12 2009

TSM, Müzeyyen Senar ve Rakı Sofrası

raki3rzRakı sofralarında Türk Sanat Müziği’nin ustalarını dinlemek insana çok büyük keyif verir. Rakı sofrasının önemi de muhabbetinden ve müziğinden ileri gelir. Muhabbet, rakı ve TSM pek de birbirinden ayrılmaz.

Bir dönem lokallere, fasıllara epey gidiyorduk eğlenmek için. Fakat özellikle son dönemlerde ödediğiniz paranın karşılığını pek alamaz olduk. Ne yiyecekler iyi ne de müzik… Zaten asıl amaç güzel bir müzikle birlikte yemeği yemek … Biz de herhangi bir lokaldeki müziği beğenmez olunca artık pek gitmez olduk. Müzisyenler iyi olsa bile çalmıyorlar, fazla ara veriyorlar; çoğu toplulukta solist yok… Onun yerine evde toplanıp kendi sevdiğimiz müzikleri dinlemek daha iyi geliyor. Tabii tavsiye edebileceğiniz, bilmediğim, müzik açısından kaliteli, iyi bir lokal varsa  merakla bekliyorum.

Okumaya devam edin


Haz 10 2009

Penceremden…

img_7400

Hayalime çok yakınım …

Her an olur da olmaz gibi …

Söz, tül gibi;

Düşünce, onun hemen arkasında.

Düşünce, tül gibi;

Gerçek, onun hemen arkasında.


Haz 9 2009

Nehir…

picture-266-eÇoğu zaman yazılan şeyler varması gereken asıl yere varamazlar; solukları kesilir. Yine de umut dünyası bu; belli olmaz diye yazılır.

Kalem, bir kuvvettir. Elinde tutmasını bilmeyene bu kuvvet pek görünmez. Ben mutluyum; çünkü biliyorum ki bazen kaleme sihir dokunuyor. Ne yazılsa “dönüşüyor.”

Okumaya devam edin


Haz 8 2009

Yalnız Adaya Özlem

Issız AdaBir çoklarınız yazın sıcağının bastırdığı bugünlerde, çalışmak durumunda olduğunuz için Ege sahilleri ile ilgili bir yazıyı okumaktan hicap duyabilirsiniz. Bu duruma hak vermemek de mümkün değil. Affınıza sığınarak ben yine de bugünlerdeki en büyük özlemimi anlatacağım. Yazı boyunca, geçen yaz çektiğim fotoğrafları tıklayıp oralara gidebilirsiniz. Bu sene bir engel çıkmazsa orda daha uzun kalabileceğim ve umarım daha güzel fotolarla geri dönmüş olacağım.

picture-038Küçüklüğümden beri yazları Ayvalık’a giderim. Peder ve validenin işleri de onlara tüm yaz tatil yapma imkanı verdiğinden ve ben de zamanında öğrenci olduğumdan neredeyse tüm yazı orada geçirdiğim söylenebilir. Yazlık evler belki başka aileler için gerekli olmayabilir. Uzun sürekli kalmak için vakit gerekli her şeyden önce… Okumaya devam edin


Haz 7 2009

Blogging Üzerine ve Blog Tavsiyeleri

Bir Diğer Yazı…

Bir arkadaşım haberimin bile olmadığı, benim internet sayfamı yani şu an okuduğunuz sayfayı inşaa eden internet işçisi arkadaşım Alper Orus’un :) pdfdergi ile yaptığı röportajını yolladı bana.

Kendisi sağolsun; blog işinde çok yeni olmama rağmen bir jest olarak benden bahsetmiş.

bloggingAslında işin aslı şu ki, daha sık yazabilmeyi ben de istiyorum; ama kendimi son zamanlarda zorladığım da yok. Bazı yazılarıma bakıyorum da çeviri yapmışım; küçük çaplı araştırmalar da yapmışım… Son zamanlarda okuma istidadımda bir düşüş oldu. Bunu da biraz fazla gezmeye, biraz da tembelliğe bağlıyorum. Yine de yazılarımın geneli günlük işlerle ilgili değil ve kendimi zorlarsam hoş yazılar ortaya çıkmayacağı da bana göre kesin.

i_love_blogging-787805Alper’in röportajını gördükten sonra bir kendime geldim. Ne demiş: “Bu soru üzerine Blog Herald üzerinde sevdiğim bir yazı aklıma geldi. Yazının başlığı “Don’t excuse, Just write” şeklindeydi. Yani yazamadım kusura bakmayın gibi şeyler yazacağınıza bahane üretmeyin sadece yazın.” Bu tavsiyeyi derhal kulağıma küpe ettim.

Günlük işlerle ilgili çok fazla blog var. Daha rahatlıkla takip edilebilecek, tabiri caizse biraz daha “hafif” içeriğe sahip çok blog var.

Fotoğraf araştırırken genellikle bir takım bloglara yolum düşüyor nette. Nasıl ki şarkı sözlerinde “ölüm ve ayrılık acısı” sonsuza kadar yerini koruyacaksa, blogların içeriği de hep bunlarla dolu olacakmış gibi görünüyor bana. “Aşk” ve “bunalım” temalı çok blog var. Özgün içeriğe sahip blog sayısının ise fazla olduğunu söyleyemeyeceğim.

Eğer bilişimle, internetle, seyahatle, özgün yazılımla ilgili biriyseniz; zaten halihazırda çok okuyucusu olan ve zaman içinde kategorisinin en iyilerinden biri haline gelmiş murekkep.org’u tercih edebilirsiniz. Bu sitede popüler dizilerin yorumları ve benim de sinema yorumlarım mevcut. Aslında sinema yorumlarını yazdığımda oraya yazıyorum; ama son zamanlarda taze filmleri pek takip edemedim.  Ettikçe oraya yazmaya devam edeceğim. Sitemde sağda bulunan bantta bu yorumlara ulaşabilirsiniz.

murekkep_ss

Fazlasıyla beğendiğim ve içerik olarak da ayırdığım bir başka site ise Zeynep’in Yeri. Bu kez sayfa sahibi, tanıdığım biri değil; ancak çok yakın hissettiğim birisi. Hatta öyle ki ben internetten Tibet ve Butan hakkında bilgi toplarken kendisinin sitesine ve olağanüstü fotoğraflarına denk gelmiştim. Kendisiyle tanışmıyorum; ama son zamanlarda bir mail atarak tanışmayı umuyorum. Fotoğraflarının her birinin içine ayrı ayrı girip bir süre içlerinde yaşadığım oluyor. En son Konya’ya gittim. Dönüşümde bu siteye bakarken kendisinin Konya fotoğraflarına baktım ve yine bayıldım. Kendisi bir gezgin sayılabilir. Acaba ayakizinden mi gidiyorum diye düşündüm. İlgilenilen konular ve bakış açılarımız oldukça benzer göründü bana. Tabii o “benim gözümde” profesyonel bir fotoğrafçı ve sitede daha çok fotoğraflar konuşuyor. Bense yazılardan konuşmayı yeteneğime daha uygun buluyorum.

blogging_101Bir de yine bir başka arkadaşımın; Ender’in bir fotoğraf sitesi var. Eğer fotoğrafçılığın teknik kısmıyla ilgileniyorsanız; nerden, nasıl başlarım diyorsanız; Ender, kendi keşifleriyle eşanlı olarak işin “nasıl”ını anlatıyor. İşe en baştan başladığı için, işin başındaysanız; yazılar fazla birikmeden en baştan okumaya başlayın derim. Buyrun site: Fotobuloku.blogspot.com

Umarım bu siteler sizin de hoşunuza gider…


Haz 7 2009

Dile Kulaktan Başka Talip Yoktur

“Dile kulaktan başka talip yoktur.”

“Aynı dili konuşmak dostluğa vesiledir. Aynı dili konuşmayınca nasıl arkadaş olunur?”

“Dostundan ayrılan ne kadar konuşsa da dilsizdir.”

Mesnevi’yi Okurken…

picture-652Bir kaç önemli konu geldi aklıma. Bunlardan ilki doğru dinlemeden ne kadar uzak olduğumuz. Mesnevi’de bu konunun üzerinde çok durulmuş. Daha ilk beyitlerinin birinde diyor ki “Dile kulaktan başka talip yoktur.” Ve bir de meşhur söz “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” var. Ben de derim ki keşke birazı anlaşılsa ama doğru anlaşılsa…

Okumaya devam edin


Haz 6 2009

Aslan Tavşan Hikayesi

Mesnevi-i Şerif, 25.700 beyitten oluşuyor ve toplam altı cilt. Ben henüz ilk cildini bitirebildim. Her beyitte bir çok anlam olduğundan kimseye hızlı ilerlemeyi tavsiye etmiyorum. Her anlamın bir görüneni bir de daha derinde olanı var. Yani hiç yoksa, sözlerin asgariden yine “iki” anlamı var.

Beyitler sanki söylenmemiş de, söyleyenden taşmış gibi. Mevlana sözü söylemek için uğraşmamış; ama sözler çıkmak istemişler.

Beğendiğim onca cümle ve hikaye içinden en çok tavşan ve aslan hikayesini sevdim. Bu hikayenin içeriği özet olarak şöyle:

“Arslan sürekli olarak avlanıyor ve ormandaki tüm hayvanları bu sebepten korkutuyor. Sonunda tüm hayvan halkı toplanıyor ve her gün aslana içlerinden bir kurban sunmaya karar veriyorlar. Arslan ise “benim tabiatım avlanmaktır, bana hazır sunulması benim için yakışık değil” dese de sonunda öneriyi kabul ediyor.

Bir süre hayvanların her gün birini kurban vermeleri devam ediyor ve sıra tavşana geliyor. Can korkusuyla kafası daha iyi çalışan tavşan sonunda aslana bir oyun etmeye karar veriyor. Arslanın yanına geç kalarak varıyor. Diyor ki “yolda bizi bir arslan harap etti, gelmemizi geciktirdi, size geldiğimi söyleyince “seni de şahını da pençemle yere sererim” dedi. Beni de bunu iletmem için gönderdi.” Arslan çok sinirleniyor ve tavşanının oyununa geliyor. “Beni ona götür” diyor. Tavşan, arslanı bir kuyu başına getiriyor. Kuyuya bakan aslan ise hem tavşanı hem de kendi yansımasını görüyor. Aklı tavşanı değil de düşmanı algılayınca kendi ile savaşmak için kuyuya atlayıp can veriyor.” Bu hikayeden hemen sonra dökülen bazı beyitlere bakınız:

“O zalim sensin. Hata edip kendine lanet etmedesin.”

“Sendeki kötü işler açıkça görülse şüphesiz sen, kendi kendine düşman olurdun.”

“Kendi kuyunun derinliğine erişsen, o seni sırlarına agah ederdi.”

“Ey başkasının yüzünde çirkin bir ben gören, yazık ki o ben senin yüzünden akseder.”

“Mavi bir şişeden baktın. Bu sebeple alemi baştan başa mavi gördün. Bu mavi renk senin eserinledir. Kötülüğünü bil, başkalarını kötü görme.”

Bildiğiniz gibi o dönem ve öncesinde yazılan bir çok eser, Hindistan’ın fabllarından etkilenmiş. Örneklemeler, hayvanlar üzerinden yapılmış ve didaktik anlatımlar onlar üzerinden gerçekleştirilmiş.

Mesnevi’de enteresan şekilde kullanılan benzetmelerden biri Hintlilerin çirkin ve basit, Türkler’in ise güzel ve basiretli olması. Yine kadın-erkek temsili ile ilgili olarak hoş bulmadığım başka bir benzetme daha var. Kadın şehvetle, erkek ise akılla özdeşleştirilmiş. Tabii bu benzetmelerin benim anlayamadığım bir hikmetinin olma ihtimali de var. Sadece ilk bakışta böyle ayrımları yadsıyorum. Bana göre Hintli’nin Türk’ten güzeli; kadının da erkekten daha çok akla tekabül edeni muhakkak ki var. Önemli olan nokta şu ki: Mevlana aklı yüceltirken bir taraftan da bahsettiği konuların idraki için aklın da geride bırakılması gerektiği ve yetersiz kaldığını da belirtmiş.

Mesnevi’de de sıklıkla şahlar, padişahlar da övüldüğüne göre demek ki yazılanları, ne olursa olsun dönemlerinden ayrı düşünemeyiz. Tanımlar için o dönemde yerleşmiş bir çok benzetme elbette ki kullanılıyor. Örneğin aslanın en yüce hayvan olması, diğer hayvanlardan çok adil olması gibi. Sarhoş edici yüzlerce hikaye ve beyitin içinde bunların lafının edilmesi çok da yerinde olmayabilir. Okyanustan bir bardak…

O kadar çok sayıda çarpıcı beyit var ki başlarda not alıyor olsam da hemen anladım ki en iyisi bunları biriktirmemek. Okurken tadını çıkarmak. Zira kaydetmekle bitmeyecek. Okuduğum bu olağanüstü şeyi mülk edinmemek daha iyi.

278884_2Eskiler daha ilgili tabii bu konularla. Konunun ilgilileri daha çok şerhleri okumaktan hoşlanıyorlar. Tabii eski şerhlerin anlaşılması çok da kolay değil. Bizim gibi gençlerin bunlara dili yetmiyor. Açıklamaları okumak için yeniden tercüme şart oluyor. Zaten çok kolay anlaşılmayan ve bir kaç anlam içeren bu metinlerin tercümesi de işi iyice zorlaştırıyor. Bu sebepten ben dil açısından kolay anlaşılır iyi bir çeviri buldum ve günümüz diline en yakınını okuyorum. Elbette ki beyitlerin ahengi, kafiyesi, ölçüsü bozuluyor. Bana sorarsanız, kafiyesini okuyup da ne dediğini anlayacağım derken bezmekten çok daha iyidir. İşin şeklinde değil, özünde kalmak yeğdir.

Altında yazan yorumları da okuduktan sonra şu Mesnevi-i Şerif‘i almaya karar verdim. Anladım ki çok da doğru bir tercih olmuş. Bu linkten siz de bu çeviri için yapılmış yorumları okuyabilirsiniz. Süleyman Nahifi çevirmiş ve Amil Çelebioğlu da tercümeyi sadeleştirmiş.

Birinci cildi bitirirken aklıma gelen bir çok şeyi bir sonraki yazımda paylaşacağım, bu yazımda düşündüklerimle ilgili genel bir fikir vermek istedim ve günümüz diline başarıyla sadeleştirilmiş olan baskısını önerdim.

Okumaya karar verirseniz, ne mutlu…