Tem
3
2010
Vaktiyle bir seksenler partisi yapmıştık bir arkadaşın evinde. O zamanlar üniversiteye gidiyordu herkes. (Göreceli bir durum.) (Cumhuriyetin ilk yılları der gibi oldu; ama aslında toplam yaşama süremi düşününce belki de böyle bir eskilik hissi veriyor bana üniversitenin ilk yılları.) Hayatımda böyle eğlendiğim sayılı gün vardır. Keşke elimde o günle ilgili fotoğraf olsaydı diyeceğim; ama daha beter bir şey var: Kamera kaydı.
Kamera kaydındaki kopukluklar herkesin aynı anda gülmekten dans bile edemediği anlarda oluşmuş. Keşke o anları da çeken birileri olsaydı. Çünkü sonunda kameraman da kendini kaybetmişti. Playlistte sayısız Türkçe ve yabancı şarkı vardı. Bunların içinde takdir edersiniz ki bir lambada, bir la isla bonita olmasa tuhaflık olurdu. İşte bu kopma noktalarından ilki o kafayla lambada yapılmaya çalışılmasına denk geliyor.
Çok baÅŸarılı yüzlerce parçadan sonra saat 12′de ise “aman petrol” çalmıştı. Artık o esnada alınan alkolün hesapsız alınmış olması dolayısıyla eller çırpılmış fakat senkron tutmamıştı. Partide “düzgün davranmak” yasak sloganı vardı. Abuk giyimli olmayanlar kabul edilmiyordu. Erkeklerdeki o kolsuz gömlekleri, dar pantolonları, tuhaf güneÅŸ gözlüklerini, saç bantlarını hatta göz kalemlerini düşünüyorum.Üstelik artık bin senelik, tanıdığım arkadaÅŸlarımı o giysiler içinde düşününce… Sürreal bir görüntüydü. Niye hala herkes öyle dolaÅŸmıyor? Net bir ÅŸekilde hatırladığım baÅŸka bir ÅŸey ise saat sabah üçü geçerken tiz ötesi bir sesle söylenen MSG-When I’m Gone‘ın çalıyor olması, bundan az önce ev sahibinin alt komÅŸusunun gelip “ne yapıyorunuz manyak mısınız” demesi, koltuklarda 10 kadar insanın hareket edemeyecek kadar yorgun olup sızmış olmasıydı. O yaÅŸa, o güne ışınlanmak istemem desem yalan söylemiÅŸ olurum sanırım.
Hala ne zaman sinirim bozuk olsa çocukluÄŸumuzun saçma Türkçe pop ÅŸarkılarını açar kliplerini izlerim. Bir Harun Kolçak, bir Çelik, bir Tayfun Duygulu ÅŸarkılarını ne zaman açsam imkan yok ki kendime gelmeyeyim. O danslar, o imajlar… Anladınız siz onu. Sizin de siniriniz geçmez mi ya da ayarınız bozulmaz mı?
Birkaç gün evvel de içimden birisine “anladım ben seni” demek gelmiÅŸken aklıma AyÅŸegül Aldinç’in söylediÄŸi o güzide ÅŸarkı geldi.
“İniÅŸ, çıkış sürekli bir kaçış, yorulma artık anladım ben seni”
Biraz keyifsizdim. Parçayı açar açmaz keyfim yerine geldi. O naif sözleri sanki ilk dinlediğim yaşa dönüp duydum tekrar. İhtiyaca göre gerçekten de hoş bir parça olabiliyor:
http://www.youtube.com/watch?v=h5fyvYMgqP0
Hafif bir alkol eşliğinde sanırım hepten güzel oluyor.
İçim bir hoş..
Dudaklarında aynı tebessüm, ah ne hoş (!)
1 yorum | etiketler: 80'ler, 80s, Aman Petrol, Anladım Ben Seni, Ayşegül Aldinç, Çelik, Harun Kolçak, La Isla Bonita, Lambada, MSG, Nostalji, Pop Müzik, Tayfun Duygulu, Türkçe Pop, When I'm Gone, Yabancı Pop | konular Kültür, Mizah, Müzik, Psikoloji
Haz
22
2010
Yazısını yazabilmem için bugün olduğu gibi gittiğim yerleri özlemem gerekiyormuş sanırım.
Neredeyse iki sene olacak rüyamda gördüğüm bir geziyi gerçekleÅŸtirdim ben. Gezinin kendisi mi yoksa rüyanın kendisi mi daha “rüya” bunu söyleyebilmem zor.
ArkadaÅŸa yazısını yazacağım mutlaka dedim geçen. “İmkanı yok yazamazsın iki sene oldu” dedi.
Okumaya devam edin
1 yorum | etiketler: İlknur Akman, Çin, Çorten, Bhutan, Budizm, Butan, Butan Gezisi, Dzong, Fotoğraf, Gezi, go, Hindistan, Katmandu, Kültür, Manastır, mural, nepal, Paro Vadisi, Punaka, Stupa, tangka, Tapınak, Tibet, Timbu, Uzakdoğu, Uzakdoğu Gezisi, Vangdi | konular Fotoğraf, Gezi, Kültür
Haz
18
2010
Evet, sırf kadın erkek iliÅŸkileri üzerine blog açanlar ve sadece bu konuları yazan kimseler mevcut. (Cenk Erdem sözlüğünde mevcırt olarak geçer.) Kendilerine nasıl dayanıyorlar bilmiyorum. Ben sadece dünyanın en yüzeysel adamı adayları (bundan böyle kısaca D.E.Y.A.) üzerine enstantaneler anlatmak istiyorum. Bu hikayedeki kiÅŸiler gerçek deÄŸil hayal ürünüdür demek… Demek isterdim. KeÅŸke, keÅŸke…
Okumaya devam edin
4 yorum | etiketler: Dünyanın En Yüzeysel Adamı | konular Mizah, Psikoloji
May
23
2010
Selamlar.
Yılı geçti, ben hala Nepal, Butan ve Tibet gezimi yazacağım buraya. Anladım ki toparlayamayacağım. Nereye gitmiştim, hangi manastırlara ne sırayla girmiştim kültürlerine dair neler öğrenmiştim sanırım artık toparlamam çok zor.
Aynısı kısa süren Londra gezime de olmasın diye ÅŸimdiden bir kaç bir ÅŸey yazmak istedim. 14-18 Mayıs arasında bana çok kısa gelen zamanda önceden bulduÄŸumuz ucuz biletlerle koÅŸuÅŸturma ÅŸeklinde geçen bir Londra gezisi yaptık. Elbette ki mecburen zone 1 ve 2 içinde kaldık yalnızca. Böyle bir ÅŸehir 4-5 güne sığdırılmaya çalışılırsa ne olur? Mümkün olduÄŸu kadar çok yeri göreceÄŸim açgözlüğünde iseniz 4. günün sonunda yürümekten felç olabilirsiniz öncelikle. İki gün boyunca yorgunluktan ayağımın “yürü” komutuna raÄŸmen yürümediÄŸini gördüm.
Nelere sevindim?
Ezbere bildiÄŸim Phantom of the Opera’yı yerinde izlemek ve yine büyülenmek, sokaklarda öylesine dolaşırken her yerde tavsiyesi olan The Masala Zone’a tesadüfen varıp Tali yemek, ucuza lezzetli Çin yemeÄŸi yiyebilmek, Primark diye süper ucuz bir yerde alışveriÅŸ yapmış olmak, öneriler listesindeki ilk dört müzeye gitmiÅŸ olmak (hakkıyla gezdiÄŸimi söyleyemeyeceÄŸim bunun için hesaplarıma göre sekiz sene falan gerekiyor.), mümkün olduÄŸu kadar yürümek, London Eye’a gün batımında denk gelmek, Soho’da o kalabalıkta barlarda oturacak yer bulabilmiÅŸ olmak, Hyde Park ve Kensington Gardens’ı ucundan görebilmek, Her yerin sosyo-ekonomik bakımdan İstanbul karşılığını bulup eÄŸlenmek. (örnek olarak Camden Markets bence bildiÄŸimiz Sultanahmet’in Londra versiyonu), Tower Bridge, London Bridge ve Big Ben civarında yürüyerek dolaÅŸacak vakti bulabilmek. Müzelerin bedava olması ve içlerinde fotoÄŸraf çekiminin engellenmemiÅŸ olması…
Nelere üzüldüm?
Haftalık sınırsız travelling card’ımı ikinci gün havaya uçurmuÅŸ olmak, girdiÄŸimiz geleneksel müzik yapan “traditional pub”ta oturacak yer bulamamış olmak, lisede bir senemizi provalarıyla geçirdiÄŸimiz Oliver Twist’i canlı izleyememiÅŸ olmak (ve sanırım tüm müzikallere giderdim fırsatım olsaydı), Natural History Museum’u en sona bırakmış olmak ve hakkıyla gezememek onun yerine Tate Modern gibi bir müzede vakit harcamak. (Bir bilene soracaksınız gitmeden oof of), Lübnan yemeÄŸi neymiÅŸ deneyememek, Sherlock Holmes’un müze ve sokağına vakit ayıramamak, The Science Museum’a gidememek, fotoÄŸraf makinemin yanlış modda kalarak kötü fotoÄŸraflara sebebiyet vermesi, hostela yakın olan tube station’ı geç keÅŸfetmek ve otobüslerin son derece kullanıcı dostu olduÄŸunu geç keÅŸfetmek…
Burayı gezme niyetiniz varsa,
Hakkıyla gezmek için en az on beÅŸ gün kalmaya çalışın, homofobik biriyseniz Soho’dan uzak durun ve burda gay bar olmayan bir bar bulma hayaline kapılmayın, gezeceÄŸiniz ilk müze Natural History Museum olsun, modern sanat aşığı deÄŸilseniz Tate Modern’le vakit kaybetmeyin. En az iki-üç müzikale gitmeye çalışın. İçme-gece eÄŸlencesi iÅŸlerini çok geçe bırakmayın, kapılarda kuyruklar var, yer bulmak pek zor. Metrodan çok otobüs kullanın. Metro kullanımı kolay; ama otobüs daha da kolay.
Kısa süreli bir ziyaret için mutlaka uğranması gereken yerler:
Natural History Museum, Tower Bridge, Soho, The Masala Zone, Zevke göre bir müzikal (tercihen The Phantom of the Opera), Oxford St, Piccadilly Circus, British Museum, Kensington Gardens…
İlgilisine bir kaç fotoğraf da koyayım da tam olsun.










yorum yok | etiketler: Bayswater, Big Ben, British Museum, Camden, Fotoğraf, Gezi, Hyde Park, Kensington Gardens, London, London Bridge, London Eye, Londra, Müze, Müzikal, Natural History Museum, Operadaki Hayalet, Oxford St, Piccadilly Circus, Seyahat, St. Paul's Cathedral, Tate Modern, The Masala Zone, The Phantom Of The Opera, Tower Bridge | konular Fotoğraf, Gezi, Kültür, Müzik, Tiyatro
Nis
12
2010
En sevdiÄŸim masallar,
Miyazaki’nin film yaptıklarıdır efendim en baÅŸta.
Bu sevdiÄŸim masalların en ünlüleri, anime ile biraz ilgiliyseniz bileceÄŸiniz gibi Mononoke Hime, Spirited Away ve Howl’s Moving Castle ve Gedo Senki. Anime-severlerin tamanına sorun; hangisini daha çok sevdiniz diye size ilk ikisinden birini söyleyecektir.
İlk ikisini de sevmekle birlikte Howl’s Moving Castle, benim için ağır ezicilikte en sevilesi masal. Hiç izlemediysem 5-6 kere izleyip her seferinde yeni bir ÅŸeyler keÅŸfettim. Nedir bu anime’de bu kadar cezbeden beni? Umutlu bir film gibi geliyor bana öncelikle o sebepten her seferinde moral yükseltebiliyor. İkinci olarak da aÅŸkın yaÅŸtan, dış görünümden tamamen soyut olabileceÄŸi fikri bir masalda harika duruyor. Ayrıca diÄŸer Miyazaki eserlerine göre çok daha romantik. Adı üstünde masal… Sıkıldığınız bir anda açın. Belki çizgilerin içine girmekte baÅŸta zorlanacaksınız; ama yetiÅŸkinliÄŸi iki dakika dışarda bırakıp, filme girebilirseniz bir daha dönmek istemeyebilirsiniz. Anime konusu baÅŸlı başına ayrıca yazılabilir olduÄŸundan masalsı-fantastik filmler alanında sadece Gedo Senki (Tales From Earthsea) ve Howl’s Moving Castle’dan bahsetmek yeterli olacaktır.
Tavsiye ettiÄŸim her filmin konusunu birer cümle ile özetleyeceÄŸim. Belki ilginizi çeker. Howl’s Moving Castle: BaÅŸrol olan Sophie, kıdemli bir büyücünün yaÅŸlanma büyüsüne maruz kalır ve büyüyü bozabilecek büyücünün peÅŸine düşer. Bu esnada gücünü içindeki ateÅŸten alan yürüyen bir makinaya rastlar ve onun efendisi olan yakışıklı büyücü (iÅŸte bir çizgi karakter ne kadar olabilirse) büyücü Howl ile tanışır. Genç Howl ile tanıştığında normalde genç bir kız olan Sophie, seksenlik nine görünümündedir.
Bu anime’lerin akabinde film olarak Big Fish ve Neverwas geliyor aklıma. İki filmi de çok sevmiÅŸtim. Son zamanlarda yapılan iyi filmler arasında bunlar da. Yine Pan’in Labirenti de birazcık bunları andırıyor. Yönetmeni Tim Burton olan (zaten bu isim söylendiÄŸi anda film izlenmeli) Big Fish asla kaçırılmaması gereken bir film. BaÅŸrolde de süper insan Ewan McGregor var. Konusu kısaca şöyle: Hikaye anlatmakta usta olan Edward senelerce oÄŸluna aynı fantastik hikayeyi anlatır; bu masala çocukken inanan oÄŸlu Will ise hasta babasını ziyaretinde babasının rahatlatıcı hikayelerinde keÅŸfe çıkar.Â
Neverwas‘da ise Ian McKellen ve Aaron Eckhart’ı baÅŸrolde izleyeceksiniz. Konusu şöyle: Bir psikiatrist kariyerini bırakarak çocuk kitabı yazarı olan babasının yazdığı bir kitabının sırlarını ortaya çıkarmak ve hikayedeki yeri bulmak için civarda tanıştığı bir ÅŸizofreni zamanla yüreklendirir.
Daha yakın zamanda çekilen başka bir masal ise (bunlara masal deme sebebimi hepsini izleyenler bilecektir.) The Fall.
Türkiye’de vizyona girdi mi çıktı mı girecek mi hiç bir fikrim yok. Bulun izleyin. DiÄŸerlerine göre daha çok sürreal tablo görüntüsü izlediÄŸiniz duygusuna katılacaksınız. Belki fantastik öyküler, masallar size göre olmayabilir; ancak bu filmin tabloları (görüntü diyemiyorum) için bir istisna yapmalısınız. Yönetmeni Tarsem Singh olan The Fall tam olarak ‘masal’ kategorisinde bir film. Kısaca şöyle: 1920′lerde Los Angeles’ta hastanede yatan genç adam hastanede tanıştığı beÅŸ yaşındaki sevimli kıza uydurduÄŸu beÅŸ kahramanın öyküsünü anlatmaya baÅŸlar. Zaman içinde hangi kısım masal hangi kısım gerçek karışmaya baÅŸlar.
Åžimdi The Imaginarium of Doctor Parnassus‘tan da umutluyum. İzlemediÄŸim ve benzeri olabileceÄŸini düşündüğüm baÅŸka bir film de Percy Jackson and The Olympians The Lightning Thief. İkincisi umarım Harry Potter’dan hallicedir. Pek bir ÅŸey beklememek lazım. YaÅŸlı (!) bir arkadaşımın dediÄŸi gibi “artık iyi film çekmiyorlar.” İnÅŸallah yüzümü kara çıkarırlar. ArkadaÅŸlarla fantastik filmler gecesi düzenlemeyi planladık; ama izlenmemiÅŸ film nasıl bulacağız? İşte bütün mesele bu.
Sanırım film konusunda yazmam gün be gün zorlaşıyor. O kadar çok şey izledim ve izliyorum ki halihazırda artık aklımda kalmıyor. Sadece iyileri kalıyor. Üsttekiler de onlardan. Başka şeyleri kıstas alıyorsanız hepsi de ödüllü filmler. İyi seyirler.
3 yorum | etiketler: Aaron Eckhart, Anime, Big Fish, Ewan McGregor, Fantastik Filmler, film, Gedo Senki, Howl's Moving Caslte, Ian McKellen, Masalsı Filmler, Miyazaki, Mononoke Hime, Neverwas, Plot, Sinema, Spirited Away, Tales From Earthsea, Tarsem Singh, The Fall, Tim Burton | konular Sinema
Mar
24
2010
Gidilesi Konser Haberleri
İstanbul, nam-ı diÄŸer kültür-sanat, müzik, konser cenneti. Sonsuz çeÅŸitlilikte müziÄŸe yataklık eden bir yer. Sadece Taksim’de öylesine gezinirken, rock’n roll yapan, blues çalan, pop-caz yapan gruplara, Endülüs MüziÄŸi yapan gruplara, denk gelmek mümkün. Aynı sokakta ünlü metal barın az ilersinde tango orkestrası dinleme ihtimaliniz var. Yine aynı sokakta türkü bar da bulabilirsiniz. Åžaşırtıcı bir çeÅŸitlilik mevcut ki buna bir de Türk MüziÄŸini ekleyin. Her zaman fasıllı lokaller bulunduÄŸunu da unutmayın. Seviyorum İstanbul’u. Ve lakin kim sevmez ve İstanbul’u sevmezse gönül aÅŸkı ne anlar?
Bir iki gün evvel David Helfgott’un yeniden Rachmaninov çalmak üzere geldiÄŸini öğrenmiÅŸ, derhal biletlere bakmıştım. Bilmeyenler için baÄŸlantıyı kuralım. Güzeller güzeli Shine filminin ana karakteridir pianist David Helfgott. Filmde kendisini Geoffrey Rush oynar ve kendisine hayran bırakır. Film sayesinde daha tanımadan seversiniz dahi pianisti. 2009 Eylül’de de gelmiÅŸti üstad; fakat ben İstanbul’da deÄŸildim. İkinci bir ÅŸans olduÄŸunu görünce heyecanlandım; ama bir de baktım ki Aya İrini’deki tüm kategorilerde bilet tükenmiÅŸ ve satışta olan biletlerin fiyatı 500 TL (Yazıyla beÅŸ yüz!!!) Ne yazık ki pek çok organizasyon ve konser haberinden anında haberdar olamıyoruz. Birileri haber verene kadar biletler bitmiÅŸ olabiliyor. Sizin de tahmin edebileceÄŸiniz gibi bu mütevazi(!) fiyatlar beni benden aldı. Lakin konserin aynısı 8 Nisan 2010 tarihinde Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde de varmış. Bunu da yeni öğrendim ve ÅŸu an hala (görece) normal bir fiyata bilet bulmak mümkün. İlgilenenlere duyurulur.
Beni sevindiren bir diÄŸer haber ise İranlı keman virtüözü Farid Farjad’ın da İstanbul’a ayak basıyor olması. Konser pek yakında (31 Mart 2010) ve Türker İnanoÄŸlu Gösteri Merkezi’nde. Burada da geç kalmanın azizliÄŸine uÄŸrayarak almak istediÄŸim kategorideki son bileti aldım ve haber verdiÄŸim arkadaşım diÄŸer kategorideki mütevazi(!) fiyatlardan dolayı gelmekten vazgeçti. 2008 ve 2009 döneminin önemli bölümünde kriz etkisiyle konser etkinlikleri ciddi olarak sekteye uÄŸramıştı. Arayıp da gitmeye deÄŸer konser bulamadığımız günleri hatırlıyorum. Neyse ki ÅŸu sıralar eskisi gibi hareketli ortalık; fakat “bu biletlerin normal insanlar için olanı da yok mu” diye sorası geliyor insanın bazen. Küfretmeyin; ama 4. kategorideki son bileti alarak güzel bir iÅŸ yaptım
Sağda solda olmaktan ve başka duygusal(!) sebeplerle gidemeyen arkadaşların ruhları için de dinleyeceğim artık.
İnsanlık için hayırlı lakin ben gidemeyecek olduÄŸumdan benim için esef verici iki konser haberim daha var: Eric Clapton & Steve Winwood ve Charlie Haden ve Quartet’i de sırayla haziran ve nisanda İstanbul’da. Duyanlar duymayanlara anlatsın. Kimse benim gibi geç kalmasın. Hadi bakayım…
P.S. Hediye bilet kabul ediyorum. : )
yorum yok | etiketler: 2010 Nisan Kültür Etkinlikleri, Aya İrini, Ödüllü Filmler, Bilet Fiyatları, Caz, David Helfgott, Etkinlik, Farid Farjad, Geoffrey Rush, Kültür, Kültür ve Sanat, Keman, Keman virtüözü, Klasik Müzik, Konser, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi, Müzik, Pianist, Shine, Türker İnanoğlu Maslak Show Center | konular Kültür, Müzik
Åžub
26
2010
Seneyi geçmiştir belki.
“Ben tülin gördüm.”
Pek çok kiÅŸi isminin anlamını bilmez. Bilmeyen pek çok insana rastladım. Anlamını bilmediÄŸim bir isim varsa mutlaka sorarım; ordan biliyorum. İsminin anlamını ya da benzer kelimelere niye benzediÄŸini merak bile etmemiÅŸ bir çok insan var. Eminim tülinin anlamını bilmeyen bir sürü “Tülin” vardır…
Geçen sene bu zamanlardan biraz erkendi belki. Ben Kilyos taraflarındaydım. Aile dostlarımızın evindeydik. Muhabbet, ÅŸarap, yemek; her ÅŸey çok güzeldi. Karadeniz ayazının Kilyos’a varması sayesinde hava, oldukça soÄŸuktu. Geç saatte dönülüyordu.
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: ay, Ay Halkası, ayna, Hale, Hale Anlamı, Karadeniz, Kilyos, Moon Circle, Tülin, Tülin Anlamı | konular Edebiyat, Gezi, Nesir
Åžub
16
2010
Bazı insanlar var ki kendilerine laf sokmaktan hoşlanırsınız. Bunun için yaratılmış gibidirler. Bazen onlar için iyidir bu; fark etmedikleri şeyleri fark etmelerini sağlar. Bazense sadece alaycı yaradılışınız yüzünden yaparsınız bunu; nedensiz ve acımasızca. Belki sadece eğlenmek için ya da başka türlüsü olamayacağı için.
Bazı insanlar var ki suratlarına güzel şeyler söylemek içinizden gelmez; sonrasında ise haklarında hiç konuşmamak, hatta onları hiç tanımamış olmak istersiniz. En sonunda da gerçekten tanımaz olursunuz.
Uzun zamandır unuttuÄŸum bir ÅŸey var ki şöyle de insanlar var: Suratlarına her zaman iyi bir ÅŸeyler söylemek ve övgüler yaÄŸdırmak isteyeceÄŸiniz; arkalarından ise sadece ne kadar mükemmel insanlar olduklarını anlatabileceÄŸiniz… İşte bu çok nadir oluyor; ama oldu mu çok güzel oluyor. KeÅŸke daha sık olsa…
Bu insanlar, gökyüzüne bakmadığınız bir anda kaydığını fark ettirecek kadar güçlü bir yıldız gibiler… Yazık, o sırada dilek tutmak aklınıza gelmez. Bir çok ÅŸans, iyi niyetten, saygı ve çekiniklikten ve bir anlık boÅŸluktan dolayı yitip gider.
Åžans ve ÅŸanssızlığı hoÅŸ ÅŸekilde anlatan “La Fille Sur Le Pont”un görüntüleriyle iÅŸte size L. Cohen’in son albümü “Ten New Songs”tan bir parça:
Yolun sonunda kurulacak tek bir cümlenin önce şiir, sonra da şarkı olmuş hali:
A Thousand Kisses Deep – Youtube
yorum yok | etiketler: A Thousand Kisses Deep, Şans, Kayan Yıldız, Kuyruklu Yıldız, La Fille Sur Le Pont, Leonard Cohen, Ten New Songs, Yıldız, Yıldız Kayması | konular Edebiyat
Oca
15
2010
Nerede iyi, gerçekten iyi bir kişi görsem biliyorum ki mutsuz. Nerde iyi niyet bolluğundan kaygısızlaşmış; eli açık, gönlü açık birini görsem yine biliyorum ki mutsuz.
Nerede kötü, hatta iyilikle kötülüğün ayırdını artık yapamayacak halde olup bunu da bir takım felsefemsi kapaklarla satmaya çalışan birini görsem biliyorum ki “iÅŸleri tıkırında”.
KeÅŸke gerçekten iyi ve kötü ayrımının göründüğü gibi olmadığını derinlemesine biliyor olsalar veya keÅŸke baÅŸka bir düzeyde iyi ve kötü ayrımının gerçekten de baÅŸka olduÄŸunu hissetmiÅŸ olsalar…
Okumaya devam edin
2 yorum | etiketler: Ahlak, Ahlaksızlık, İyi, Deniz, Derin, Kötü, Mihenk, Mihenk Taşı, Mutsuz, Sığ | konular Edebiyat, Nesir, Tasavvuf
Oca
2
2010
Yaşlılık zor zanaat.
Kuzucuklarım biz bu 2010′a daha önce de girmemiÅŸ miydik? Hep aynı seneye mi giriyoruz nedir? Plak dönüyor da acaba sabit olan pikap iÄŸnesi biz miyiz?
Evet, bu cümleyi düşünüp düşünüp yeteri kadar moralinizi bozdu iseniz arkalara doğru ilerleyin canlarım. Burada kalabalık yapmayın.
Teee Ekim’den beri yazacağım da yazacağım. YaÅŸlılık jargonuna alışın artık siz de; kısmet bugüneymiÅŸ…
Arada neler oldu?
Ölüp ölüp dirildim; eÅŸraf da ölüp ölüp dirildi. Dirilikte karar kıldırdılar bizi ne sebepleyse… SaÄŸlık sorunları ÅŸimdilik terk eyledi; çok şükür.
Ondan sonra yüksek lisans bitirme tezimi bitireyim dedim; lakin o benim sosyal hayatımı bitirdi. Hoca da beğenmedi. Bazı yerlerde virgül koyacağıma noktalı virgül koymuşum ve daha bir çokları; fekat bu kusurları şubata kadar düzelteceğim. Süresi uzatılmış.
Sabaha karşı tufan koptu fena halde gök gürledi, yaÄŸmur yaÄŸdı. Gümbürtüyle uyandım zevk içinde. Takdir edersiniz ki zerrece korkum yok; oh dedim: Sonunda! Sonunda kıyamet kopuyor; yaÅŸasın! 2010′un ilk sevinci, belki de son sevinci olacak ve galiba sonunda herkes ölüyor! Tam neÅŸ-e içinde yatağımda dönüyordum ki baktım kıyamet kopmuyor.
Okumaya devam edin
yorum yok | etiketler: 2010, Barış Manço, Nane Limon Kabuğu, Yeni Yıl, Yeniyıl | konular Edebiyat, Felsefe, Kültür, Mizah, Nesir